14 Haziran 2017 Çarşamba

EĞER BENİ UNUTURSAN - PABLO NERUDA



Bilmeni istediğim
Bir şey var.

Biliyorsun nasıl olduğunu:
Kristal aya, uzun süren güzün 
Penceremdeki kızıl dalına 
Baktığımda,
Kütüğün buruşuk bedeninden
Yayılan ateşin
Sımsıcak küllerine
Dokunduğumda,
Sanki var olan her şey
Kokular, ışıltı, metaller
Her şey taşıyor beni
Yüzen küçük kayıklarla
Senin bekleyen adana doğru.

Pekâlâ,
Beni  sevmeyi unutursan 
Ben de seni sevmeyi unutmalıyım azar azar.

Eğer birden 
Unutursan
Arama o an beni
Çünkü unutmuş olurum çoktan. 


Eğer hasretle ve delice düşünüyorsan,
Sancakların rüzgarını
Hayatımdan neler gelip geçti,
Karar ver
Beni bu kıyıda
Kalbimin gömülü, köklerimin derinde olduğu yerde,
Bırakmaya niyetliysen
Anımsa
O gün,
O saatte,
Kaldıracağım kollarımı
Ve köklerim yeni bir toprak aramaya 
Gidecek uzaklara.

Fakat
Eğer her gün,
Her saat,
Benim yazgım olduğunu hissedersen
Bulunmaz bir aşkla,
Her gün beni aramak için
Yükselirse bir çiçek dudaklarına,
Ah sevdiğim, ah benliğim,
Tüm bu yangınlar bana hep tekrarlanır,
Hiçbir şey sönmüş ya da unutulmuş gelmez,
Sevgim beslenir seninle, sevdiğim
Ve yaşadığın müddetçe, kollarında olacak
Terk etmeden benimkileri.

                 Pablo Neruda
        (Çeviren: Aleyna Özden)

19 Mart 2017 Pazar

Macbeth'in Mahkemesi: Bir İçsel Yargı

 *Orjinal dilden kendi yorumum ile çevirimdir.


-Perde 2, Sahne 2-
                                                                                               Lady Macbeth girer.
LADY MACBETH – Hizmetlileri sarhoş eden beni yüreklendirdi; onların susuzluğunu söndüren likör beni alevlendirdi. Dinle! Sessizce! İnsanları infaz etmeden önce çalan ziller gibi korkunç “iyi geceler” çığlığı atan baykuş bu. Macbeth şu anda kralı öldürüyor olmalı. Duncan’ın odasına giden kapılar açıktı ve sarhoş hizmetkarları krallarını korumak yerine horlayarak işleri ile alay ediyorlar. İçeceklerine çok fazla uyuşturucu koydum, hayatta olup olmadıklarını söyleyemezsiniz bile.

MACBETH – Kim var orada?

LADY MACBETH – Eyvah! Korkarım ki uyandılar, iş bozuldu. Bu cinayetin işlenmesi değil, yarıda kalması yok eder bizi. (Bir ses duyar) Şunu dinleyin! Hizmetçilerin hançerlerini Macbeth’in bulacağı bir yere koydum, bulmamış olamaz. Duncan’ın uyurken görünüşü babamı andırmasaydı muhtemelen kendimi öldürürdüm.
                                                                                     Macbeth kanlı hançerle içeri girer.
MACBETH – İşimi bitirdim, bir ses duydun mu?

LADY MACBETH – Baykuşun çığlığını bir de çekirgelerin öttüğünü duydum. Sen seslenmedin mi?

MACBETH – Ne zaman?

LADY MACBETH – Az önce.

MACBETH – İnerken mi?

LADY MACBETH – Evet.

MACBETH – Dinle! Öbür odada kim yatıyor?

LADY MACBETH – Donalbain.

MACBETH – Ellerime bak, korkunç.

LADY MACBETH – Korkunç demek çok tuhaf.

MACBETH – Hizmetçilerden biri uykusunda güldü ve birisi “Cinayet!” diye haykırdı, birbirlerini uyandırdılar. Durup onları dinledim: yalnızca dua ettiler ve yine uykuya daldılar.

LADY MACBETH – Malcolm ve Donalbain aynı odada uyuyor.

MACBETH – Sanki benim kanlı ellerimi görmüş gibi biri “Tanrı bizi korusun!” dedi, diğeri de “Amin!” dedi. Korkmuş seslerini dinlerken “Tanrı bizi korusun!” dediklerinde yanıt veremedim.

LADY MACBETH – Bu kadar derin düşünmeyin.

MACBETH – Ama neden “Amin!” diyemedim? Tanrı’nın yardımına en ihtiyaç duyduğum anda boğazımda düğümlenip kaldı sözcük.

LADY MACBETH – Böyle işlerde bu kadar düşünürseniz insan aklını oynatır.

MACBETH Çığlık atan bir ses duyduğumu sandım, “Artık uyumak yok! Macbeth uykuyu katletti.” Masum uykuyu; Bütün endişelerimizi gidermek için uyuduğumuz, her günün yaşamını sona erdiren. Yorgun işçiyi rahatlatan, yaralı zihinlere merhem olan; yaşam denen yemeğin cana can katan ziyafetini.

LADY MACBETH - Ne demek istiyorsunuz?

MACBETH –  Ses evin içinde olan herkese bağırmaya devam ediyordu. “Artık uyumak yok!” Macbeth uykuyu katletti. Bu yüzden bir daha uyumayacak!

LADY MACBETH – Kim söyledi bunu? Neden, benim değerli efendim, bu kadar korkak düşüncelerle soylu gücünüzü zayıf düşürüyorsunuz. Gidin biraz su getirin ve bu kana bulanmış kanıtları ellerinizden çıkartın. Neden hançerleri odadan çıkarttınız? Orada kalmaları gerekiyordu. Onları geri getirin ve uyuyan muhafızlara kan bulaştırın.

MACBETH – Geri gidemem; yaptığım işi düşünmekten bile korkuyorum. Ona bir daha bakmaya hiç cesaretim yok.

LADY MACBETH – Korkak! Hançerleri bana ver. Ölü ve uyuyan insanlar resimlerin yaptığından daha fazla acıtamaz canını artık. Sadece çocuklar ürkütücü resimlerden korkar. Eğer Duncan’ın vücudu kanamaya başlarsa, muhafızların suratını onun kanı ile boyayacağım. Cinayeti onların suçuymuş gibi göstermeliyiz.
                                                                                                 Lady Macbeth çıkar.
                                                                                                        (Kapı vurulur)
MACBETH – Bu tıklatma sesi nereden geliyor? Bana neler oluyor da her gürültüde endişeye kapılıyorum? (Ellerine bakarak) Bu eller kimin böyle? Ah, gözlerimi oyuyorlar. Okyanustaki bütün sular bu kanı ellerimden çıkaracak mı? Hayır, bunun yerine ellerim sonsuz okyanusları kanımla kırmızıya boyayacak.
                                                                                                Lady Macbeth girer.
LADY MACBETH – Benim ellerim en az sizin elleriniz kadar kırmızı artık. Ama ben sizin gibi birini öldürdüm diye değil sadece yüreğim soluk ve zayıf olsaydı utanırdım.
                                                                                                   (Kapı vurulur)
Güney kapısından bir ses duyuyorum. Hadi, odamıza geri gidelim. Az bir su suçumuzun kanıtlarını yok edecektir. O zaman bakın nasıl her şey kolay görünecek. Biraz kendinizi kaybettiniz o kadar.
Dinleyin! Kapı daha şiddetli çalıyor. Birinin gelip uyanık olduğumuzu görme ihtimaline karşı geceliğinizi giyin. Böyle derin düşüncelere kaptırmayın kendinizi.

MACBETH – Suçumu düşünmekten ziyade tamamen bilinçsiz olmayı tercih ederim.
                                                                                                 (Kapı vurulur)
Vur, daha şiddetli vur kapıya da Duncan’ı uyandır. Keşke yapabilseydin.


                                                                                       "William Shakespeare"

12 Ekim 2016 Çarşamba

Her Ses


Uzun süredir duygularımı bastırıp yazmadığımı fark ettim. Bir önceki cümlemi bitirene kadar bütün duygularım kumlu fırtına gibi vücudumun her yerini kesik kesik acıttı. Bazen her şey ters gider hayatta sonra ardı arkası kesilmez, olacak başka bir şey kalmadı denilir ama sonra hayat bıyık altından sinsice bir gülüş atıp daha nicelerini koyar önümüze. Bu yaşamımızın kaçınılmaz sonsuz döngüsüdür. Her yerde gülüşünün ardında hüzünler barındıran insanlar, aklı kadar gönlü de karışık nice depresif gençler... Sahi neydi gülmek? 

Her insanın kaderi farklı yazılmış deniyor ama hiç bunca insanın bir gün ortak yaşayacağı şeylerden bahsedilmiyor. Bir gün herkes birini kaybedip yokluğuna alışamayacak, bir gün herkes aynı kitabı okuyup aynı anda kahvesini bitirecek, her anne aynı anda çamaşır asacak. Babalar bir gün kafayı çekmiş bir şekilde eve gelip çocuklarını kendinden soğutup gözleri yaşlı uyumasını sağlayacak. Ve bir gün herkes saçlarını kesecek. Bu olaylar kimle aynı anda denk geldi diye asla bilemeyeceğiz tabii. Belki yaşlı biri ile denk gelecek yaptıklarımız ya da bir yumurcak... Yaptıklarımızın denk geldiği insanlardan ayrı ama onların görüntüsü üzerine felsefe yaparak senelerimizi geçireceğiz.

Sonra bir gün bazı şeyler farklı yerlerde,farklı şekilde hatırınıza düşecek; Duvarlar üzerinize üzerinize geldiğinde anlayacaksınız hayatınızda bazı şeylerin eksildiğini. Bir yazının sonuna gelip sizi tatmin etmediğinde çıldıracaksınız. Yemek yaparken uzaklara dalıp yanık kokusunu duyduğunuzda telaşlanacaksınız. Çocuğunuz sevdiği kişiyi size anlatırken maziye gidip onun yaşındaki heyecanınızın elinden tutacaksınız.Yağmura yakalandığınızda teninizde bıraktığı sıcaklık ile sevdiğinizin sıcaklığını karşılaştıracaksınız. Birinin gözyaşlarını parmak uçlarınız ile tedavi edeceksiniz...

Ben bugün gözleri ben gibi bakan biri ile denk geldim. Denk geldim gelmesine ama üzüntülerimi, deli dolu hislerimi bir başıma yaşadım. Tek ortak noktamız belirli zamanlarda planlı olarak birbirimize bakıyor olmamızdı. En iyi ezberlediğim yeriydi gözleri; olabildiğine yeşil ve göz bebeklerinin altında minik tatlı kahverengilikler. Ömrüm boyunca görüp görebileceğim ve hatta hayal edebileceğim tüm gözlerin zirvesinde durmuş bana bakıyordu. Bakıyordu... Dedim ya sadece bir zaman denk gelebileceğiz, sonra derin yaralar kalacak aklımızda. Ve hatta bir daha tesadüfen, milyonda bir kelimesini yenip denk geldiğinde eskisi gibi bakıyor olmayacak o gözler.

Ve sonra her dil aynı cümleyi söyleyecek; Ağzıma kadar tıka basa sana olan özlemimle geldim ama şimdi ceset kokusu yayılıyor içimden.

22 Haziran 2016 Çarşamba

MÜNTEHA FANZİN

                                             Her münteha bir iptidadır.


Sanırım bu yazı hikaye dışında yazacağım ilk yazı olacak. Öncelikle iki sayıyı kısaca özetlemek istiyorum. Yazıların diziliş sırasına varana kadar her şey ayarlanmış bir şekilde olduğunu ikinci kez okuyuşumda anladım. Yani dilerseniz yazıları tek tek anlamlandırın dilerseniz bir bütün olarak bakın. Tabi her yazı aynı konu üzerine değil, birbiri ile kelime veyahut cümle olarak da olsa bağlantılı ya da tamamen zıt. Benim fanzinde en çok hoşuma giden içerisinde arka fon üzerine beyaz yazılar oldu. Alacak olursanız o sayfaların dokusunun bir rahatlatıcı bir etkisi oluyor parmak uçlarında. Aklıma geldiği her an siyah fonlu sayfalara dokunmuşumdur. İçindeki fotoğraflarda üstelik muhteşem (yazılardan daha çok değil tabii) herkesin ayrı emeği, özellikle hem yazıp hem de tasarımı ile uğraşanların. Benim Münteha ile tanışmam aslında geç kalınmış yazı alımına bir sonraki yazı alımının zamanını sormam ile başladı ve her şey bir anda gelişti ve bir de baktım ki üçüncü sayıda ve sonraki sayılarda da olacağım. (Buraya gülümseyen yüz ifadesi iliştirelim :) 
İki sayıyı detayına kadar inceleyip fikirlerimi belirttim ve aslında benim düşüncelerime ne kadar 
yakın olduğunu keşfettim o yüzden her detayın üzerinden iki kez geçtim.

Üçüncü sayımızda ise kapağı kaybettik :) Ama kapağın böyle olması bizimle beraber diğer okuyanlarımızın da hoşuna gitti. Üçüncü sayıya aslında diyecek pek fazla laf bulamıyorum çünkü o kadar güzel bir sayı ki, sizin alıp neyin iyi olduğuna sizin karar vermenizi istiyorum. Fanzin küçük bir çocuk gibi, ne yapsa yeridir demiştik. Ama en iyi şekilde yapıldı bu sayı. Şiddetle tavsiye edeceğim bu sayıyı sizlere. Ve tabii bir sonraki sayılarımızı da.



 Münteha'nın üçüncü sayısında benim de "Düş Anıtları" adlı öyküm bulunuyor...

Muhtemelen yazılar pek okunmuyordur bunun için size önerim Münteha'ya buralardan ulaşmanız;

*İSTANBUL
-Beşiktaş Mephisto
-Kadıköy Mephisto
-Taksim Mephisto
-Akmar Sosyal SAHAF

*İZMİR
- Alsancak Tiryaki Kedi
-Yakın Kitapevi
- Bornova Nazım Hikmet Kültürevi
- Göğe Bakma Durağı

Ayrıca üçüncü sayıda E'yi kaybettik. Onu özlüyoruz ve bulmamıza hayalinizdeki, ya da ilk iki sayıdaki üslubundan yola çıkarak onu yazmanızı ve bize "fanzinmunteha@gmail.com" dan göndermenizi istiyoruz.




Ayrıca bize aşağıdaki linklerden ulaşabilir, takip edebilirsiniz;

Twitter Münteha
Instagram Münteha

15 Nisan 2016 Cuma

Bir Sonbahar Yaprağı



     Ben bir Sonbahar yaprağıyım bugün; yazılması için epeyce geç kalınmış. Şu zamanlarda İlkbahar'ın sıcaklığına, yüzümüzü durduk yere gülümseten hallerine alışmışken ben biraz geçmişe gidip size bir yaprak olarak aslında ne kadar çaresiz ve bir o kadar da yalnız olduğumuzu anlatacağım...
     Bizim günlerle pek ilgimiz olmadığı için aylardan Kasım sonları ya da ortası diye bir tahminde bulunuyorum. İlk büyüyüp yeşillenmeye başladığımda etrafta kuş cıvıltıları eksik olmuyordu ama gece gelip de karanlığını üzerimize bıraktığında her ses kabuğuna çekiliyor etrafa sadece bazılarımızın çıkardığı hışırtılar hakim oluyordu. Bunu kendi başımıza da yapmıyorduk aslında... Bizden daha üstün rüzgar vardı, bazen bizim uyuyup uyumadığımızı ya da sonsuza dek böyle sessiz kalamayacağımızı irdelemek için hayali dudaklarına daire şeklini verip yine hayali ciğerlerinden gelen biraz toprak kokan esintisini üzerimize salıp diğer yapraklarla münakaşa etmemizi sağlıyordu... Gündüz vakti gelip Güneş'in ilk ışıkları almaya başladığımızda hepimizin dışarı vurmak isteyip ama yapamadığı sevinç bizim duyduğumuz bir gürültü ile yayılıyordu. Sağımızdan solumuzdan geçenlerin bazıları tempolu yürüyor bazıları ise sabahın sessizliğini kulaklarına dolduruyordu. Ben köşebaşında duran ağacın orta kademesinden bir yaprağım, ne koyu yeşil ne açık yeşilim... Gerçi geçmiş zaman kullanmam gerekiyordu bir önceki cümlemde. Bahar mevsiminde olup ilk yeşillenmeye başladığımız vakitler en tepede olmayı istemiştim ama sonrasında orta dallarda olmak kadar güzel bir şey yok diye hem tepedekileri hem de en alt dallardaki yapraklara nispet yapmıştım her gün... Çünkü en tepede olmak bir süre sonra can yakıcı olabiliyor ya da Güneş ile külahları bozuştunuz diyelim ama her sabah ona mecburen selam vermek zorunda oluyorsunuz. En kötü tarafı da sadece yeşilin en açık tonunu biliyorsunuz, sadece ona bürünebiliyorsunuz. En alt dallarda olmak da şöyle; baharın gelmesi ile beraber sokaklara dolan çocuklar birbirleriyle "kim daha yükseğe dikecek topu" yarışmasına girip vaktinizden önce dalınızdan düşmenize hatta daldaki tüm "daldaş"lar ile birlikte kaldırım taşlarının soğukluğu ile buluşursunuz ve sadece yeşilin koyu renginde olursunuz. Ben ise orta dallarda bulunan şanslı yapraklardan biriyim. Çocukların gülüşmelerini kendimi güvende hissederek akşam ezanına kadar onları izleyebiliyor hatta bazen attığı toplar hafifçe bana dokunduğunda sanki onlarla oynamış gibi hissediyorum kendimi. Burada bulunmanın en güzel yanı; ne açık yeşiller gibi parlıyorum ne de koyu yeşiller gibi buhranlıyım. İki ruh halinin ortasında dayanak görevindeydim.
  Şimdi aylardan Kasım çok laf edip de olduğum renkten gururlandığım zamanlar renk tonlarımızın eşitlenmesi ile son buldu. Hangi ruh halinde olduğumuzu söylemek gerekirse; hüzün. Hepimiz sonumuzun yavaş yavaş geldiğini tutunduğumuz dalın bize olan soğukluğundan, yorgun olup dallarını aşağıya sarkıtan ağacımızdan anlıyoruz. Birkaç yaprağın hüznü ağır bastı bugün, veda bile etmeden aylarca beraber yeşerttiğimiz bu ağaçtan ayrıldılar. Günler geçti bir kez aşağıya bakmadım, bakamadım. Belki de paramparça olmuşlardı milyon kere parçalanıp sağa sola savrulmuşlardı. Keşke daha önce diğerleriyle duygularımı paylaşabilme fırsatım olsaydı, keşke bir kere hışırtıya katılmak için güçlü bir bahanem olsaydı...
   Pişmanlıklarım ağır basıyor. Kimse ne zaman bu çokluktan ayrılıp yalnız kalacağını, ölümle buluşacağını bilmiyor.
...
Kasım sonu: orta dallardakiler en son gider diye böbürlendiğim için ilk benim gitmemi istemiş herkes. Hatta yetmemiş ağaçla iş birliğine girip sana bol gübre bol polen sözü veriyoruz demişler. Bunların hepsini aşağıya zikzaklar çizerek düştüğüm zaman duydum. Ahh ahh... Haklısınız, bana neden bunu yaptınız diye soramıyorum. Şimdi sizden son bir isteğim var. Biriniz yanıma gelin hayata tutunmaya başladığımız zamandan beri içimde tuttuğum düşünceleri paylaşayım, lütfen. Zamanım çok az... Belki bir dakika belki bir saat, yalvarırım. Ben bu soluk turuncu rengini hiç sevmedim belki birleşince ortaya daha güzel bir görüntü çıkarırız, etrafımızdan geçenler bizim fotoğrafımızı çeker de o karede ömür boyu yaşarız. Ne olur! Yaprakların da son istekleri yerine getirilmeli, kimse bunu akıl edemiyor mu?
   Bu sözleri dedikten üç gün sonra tam kalbime saplanmış ucu sivri bir sopa ile etrafımı buğulu görerek yerden kaldırılıp siyah bir poşete konuldum. Çok parçalanmış ve epeyce kurumuştum. Bir de bu eksilmiş parçalara ufak yuvarlak bir delik eklenmişti. Daha önce o sivri sopanın adını hiç duymamıştım ama bir adı olsa bile benim kafamda onun adı ; Ölüm Kapanı. Beni kapmıştı ve daha nicesini, hepimizi ölüme gönderen bir aracıydı bu yüzden ona en çok bu isim uyuyor. Şimdi ben yıpranmış yarım bir yaprağım, siyah bir poşetin içinde yok olmaya bırakılmış...

5 Nisan 2016 Salı

Bilinmezliğin Mesafesi

Bilmiyorum... Bilemiyorum...
Yorgunum demek için bile o kadar çok yorgunum ki... Ben bile tahmin edemiyorum ne denli bıkıp usandığımı bir şeylerden. Ruhum da bilmiyor... Ruhumu siktir et en başta tek bir hücrem böyle bir derecelendirmeye dair tahmin bile üretemiyor. Her zaman dediğim: cümle mi desem yoksa kelime mi bilmiyorum ama; boşluktayım. Ana rahminden koparıldığım andan itibaren başladı bu boşlukta sallanma hissi. Üstelik sürekli sallanıyor olmak kadar mide bulandırıcı bir şey yok dünya üzerinde, belki var da henüz keşfetmemize izin verilmedi ya da keşfedecek kişi henüz doğmaya tenezzül etmedi... Bu yorgunluk rüyalarıma öylesine nüfuz ediyor ki; tüm kontrolü elimde olması için gecelerimi harcadığım, okunmadık kitap bırakmadığım zamanları elinin tersi ile kenara itip, yakama iki eli ile sarılıyor ve beni tahtımdan şiddetle yere fırlatıp yerine büyük bir zevkle kendisi geçiyor. Bedenimi ele geçirdiği yetmezmiş gibi... Ukalâ! Ben sanki o zaman sadece bulunduğumuz yerin zeminine şiddetle çarpmıyorum da yorgunluğun yakama bıraktığı tonlarca ağırlıkla beraber omuriliğim, kaburgalarım kırıla kırıla bir alt kata ve bir alt kata daha derken Dünya'nın çekirdeğine yaklaşıyorum. Çekirdeğin yaydığı ısıyla ne tacım kalıyor başımda ne de elimde destek aldığım asa... Meğerse rüyalarımın imparatoruyum diye övündüğüm şey bu taç ve asadan ibaretmiş. Peki ya şimdi kimdim ben? Kırılmamış kemiği kalmayan bir beden? Kendisi ile konuşan bir deli? Yakın olmayı istediği kişilerle rüyasında onlara veda etmek için buluşan bir kişi, yok yok bir şey...
    Rüyamda veda ederken; yorgunum biraz dinleneceğim diyorum sanki uzun vadeli bir yokluk gibi bir tavır takınıyorum bu cümleyi kurarken, öyle olmayacaksa bile büründüğüm durumdan dolayı olaylar uzun vadeli yokluğa, sonsuz bir yokluğa dönüşüyor. Bazen erkenden ölüyorum dilime gelenleri söyleyecek birini bulamadan bazen de konuşamıyor oluyorum, sadece; işaret parmağımı dudaklarımızın arasındaki mesafede ağır ağır gezdirdikten sonra son derin nefesimi vereceğime son derin gözyaşlarımı bırakıyorum vücudumdan. Üstelik bu rüyalardan sonra sabah uyandığımda gözlerim yeni ağlamışçasına nemli oluyor ve kaburgalarım inanılmaz bir ağrı içinde oluyor. Bilinmeyen yerlere seyahatler çekiyor içim; iki dudak arasında olan...

25 Mart 2016 Cuma

Rutin / Routine


   Her sabah sanki dünyevi bir zorundalık hissi insanların üzerinde dolaşıyormuş  gibi herkes aynı pozisyonu alıyor. Evimin sağ çaprazındaki adam siyah arabasını saatlerce, eskimiş beyazdan yıpranmış gri rengine dönmüş bir  bezle siliyor. 150 metre ötede her sabah 06.20 de gelen otobüs ışıklarını yakmış her gün düzenli olarak binen ikisi kardeş toplam beş yolcuyu bekliyor. Bu kardeşleri her sabah mahallenin pek geçilmeyen sokağından babası üşenmeden getirip 20 dakika kadar otobüsün kalkıp, cırt sarı rengin görüşünden çıkana kadar çöp bidonunun çaprazında bekliyor. Hiçbir sabah tam olarak bir sokağa sapmıyorum hep kıvrılan yollardan geçiyorum. Aslında ulaşmam gereken otobüs durağına giden birçok sokak var ama kıvrımlı yollar bana daha çekici geliyor nedensiz.
 Sağa kıvrılan yolun tam köşesinde üç hafta önce gülümseyip de başını okşadığım simsiyah kadifemsi tüylü köpek yolun başından kokumu aldığı gibi kuyruğunu hararetle sağa sola sallayıp yerinde sekiyor. Her sabah orada o, istisnasız. Benden istediği barınmak, yemek değil sadece başını okşamam. Bazı sabahlar onu göremeyeceğim diye korkuyorum bu yüzden her sabah saniyesine bile dikkat edip aynı saatte yola koyuluyorum. Sabah yediklerimden küçük bir poşette ona da götürüyorum. Bir isim vermedim henüz ama bu simsiyah tüylere en çok "Gölge" ismi yakışır. (Belki de benim bilinçaltımda bir şeylere hep Gölge ismini vermek vardı.) Poşette getirdiklerimi kenara koymak için eğildiğimde hemen kafasını iyice vücuduma  dokundurup sanki kokumu ezberlemek istiyor gibi derin derin kokluyor. Sadece gitmek için ayağa kalktığımda  getirdiğim yemeğe yöneliyor. Tempolu adımlarla ilerlerken derinden bir "hav" sesi duyduğumda bitirip, teşekkür etmiş olduğunu anlıyorum.
Bugün evden 10 dakika geç çıktım ve sanırım zamanda küçük bir çatlak yarattım. Belki de sürekli görüşünde bulunduğum insanların kafalarında acabalı cümleler kurdurttum. Evden çıktığımda; Arabasını özenle elindeki bezle bazen ceketinin iç kısmı ile silen adamın park ettiği yer boş, durakta otobüs, içindeki yolcular ve kızlarını çöp bidonunun yanında bekleyen kırık beyaz ceketli baba yoktu. Tabi Gölge de yoktu. Belki onun başını okşamamış olmamın hüznü ile kırağı düşmüş çimlerin üzerinde patilerini çapraz yapmış başını da üstüne koymuş derin düşünceler içindeydi. Öyle alışmışım ki bu sahneleri görmeye, bindiğim otobüste aynı insanları göre göre akraba yakınlığı duymuştum. Bugün gözlerimin gördüğü her şey farklıydı.
Her şeyi aynı karede toplayıp bir fotoğraf çekecek olsam; sol taraftaki turuncu çöp bidonlarının üç adım ötesinde içindeki beş yolcusu ile ışıklarını yakmış otobüs, kapısının ve çöp bidonlarının hemen yanında ellerini hiç cebinden çıkarmayan (belki de o elleri ömür boyu göremeyecektim) baba onun hemen önüne de asil bir şekilde uzanmış Gölge ve arabasını otobüsün önüne çapraz şekilde çekmiş sürücü kapısından kaportaya kirli beziyle uzanan adam ve boş kalan kısımlara da otobüste sürekli gördüğüm insanlardan gelişigüzel koyardım...
Şimdi 5 saniye kıpırdamayın bende sırtım dönük şekilde çıkacağım fotoğrafta; size bakarken.