Düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2016 Cuma

Bir Sonbahar Yaprağı



     Ben bir Sonbahar yaprağıyım bugün; yazılması için epeyce geç kalınmış. Şu zamanlarda İlkbahar'ın sıcaklığına, yüzümüzü durduk yere gülümseten hallerine alışmışken ben biraz geçmişe gidip size bir yaprak olarak aslında ne kadar çaresiz ve bir o kadar da yalnız olduğumuzu anlatacağım...
     Bizim günlerle pek ilgimiz olmadığı için aylardan Kasım sonları ya da ortası diye bir tahminde bulunuyorum. İlk büyüyüp yeşillenmeye başladığımda etrafta kuş cıvıltıları eksik olmuyordu ama gece gelip de karanlığını üzerimize bıraktığında her ses kabuğuna çekiliyor etrafa sadece bazılarımızın çıkardığı hışırtılar hakim oluyordu. Bunu kendi başımıza da yapmıyorduk aslında... Bizden daha üstün rüzgar vardı, bazen bizim uyuyup uyumadığımızı ya da sonsuza dek böyle sessiz kalamayacağımızı irdelemek için hayali dudaklarına daire şeklini verip yine hayali ciğerlerinden gelen biraz toprak kokan esintisini üzerimize salıp diğer yapraklarla münakaşa etmemizi sağlıyordu... Gündüz vakti gelip Güneş'in ilk ışıkları almaya başladığımızda hepimizin dışarı vurmak isteyip ama yapamadığı sevinç bizim duyduğumuz bir gürültü ile yayılıyordu. Sağımızdan solumuzdan geçenlerin bazıları tempolu yürüyor bazıları ise sabahın sessizliğini kulaklarına dolduruyordu. Ben köşebaşında duran ağacın orta kademesinden bir yaprağım, ne koyu yeşil ne açık yeşilim... Gerçi geçmiş zaman kullanmam gerekiyordu bir önceki cümlemde. Bahar mevsiminde olup ilk yeşillenmeye başladığımız vakitler en tepede olmayı istemiştim ama sonrasında orta dallarda olmak kadar güzel bir şey yok diye hem tepedekileri hem de en alt dallardaki yapraklara nispet yapmıştım her gün... Çünkü en tepede olmak bir süre sonra can yakıcı olabiliyor ya da Güneş ile külahları bozuştunuz diyelim ama her sabah ona mecburen selam vermek zorunda oluyorsunuz. En kötü tarafı da sadece yeşilin en açık tonunu biliyorsunuz, sadece ona bürünebiliyorsunuz. En alt dallarda olmak da şöyle; baharın gelmesi ile beraber sokaklara dolan çocuklar birbirleriyle "kim daha yükseğe dikecek topu" yarışmasına girip vaktinizden önce dalınızdan düşmenize hatta daldaki tüm "daldaş"lar ile birlikte kaldırım taşlarının soğukluğu ile buluşursunuz ve sadece yeşilin koyu renginde olursunuz. Ben ise orta dallarda bulunan şanslı yapraklardan biriyim. Çocukların gülüşmelerini kendimi güvende hissederek akşam ezanına kadar onları izleyebiliyor hatta bazen attığı toplar hafifçe bana dokunduğunda sanki onlarla oynamış gibi hissediyorum kendimi. Burada bulunmanın en güzel yanı; ne açık yeşiller gibi parlıyorum ne de koyu yeşiller gibi buhranlıyım. İki ruh halinin ortasında dayanak görevindeydim.
  Şimdi aylardan Kasım çok laf edip de olduğum renkten gururlandığım zamanlar renk tonlarımızın eşitlenmesi ile son buldu. Hangi ruh halinde olduğumuzu söylemek gerekirse; hüzün. Hepimiz sonumuzun yavaş yavaş geldiğini tutunduğumuz dalın bize olan soğukluğundan, yorgun olup dallarını aşağıya sarkıtan ağacımızdan anlıyoruz. Birkaç yaprağın hüznü ağır bastı bugün, veda bile etmeden aylarca beraber yeşerttiğimiz bu ağaçtan ayrıldılar. Günler geçti bir kez aşağıya bakmadım, bakamadım. Belki de paramparça olmuşlardı milyon kere parçalanıp sağa sola savrulmuşlardı. Keşke daha önce diğerleriyle duygularımı paylaşabilme fırsatım olsaydı, keşke bir kere hışırtıya katılmak için güçlü bir bahanem olsaydı...
   Pişmanlıklarım ağır basıyor. Kimse ne zaman bu çokluktan ayrılıp yalnız kalacağını, ölümle buluşacağını bilmiyor.
...
Kasım sonu: orta dallardakiler en son gider diye böbürlendiğim için ilk benim gitmemi istemiş herkes. Hatta yetmemiş ağaçla iş birliğine girip sana bol gübre bol polen sözü veriyoruz demişler. Bunların hepsini aşağıya zikzaklar çizerek düştüğüm zaman duydum. Ahh ahh... Haklısınız, bana neden bunu yaptınız diye soramıyorum. Şimdi sizden son bir isteğim var. Biriniz yanıma gelin hayata tutunmaya başladığımız zamandan beri içimde tuttuğum düşünceleri paylaşayım, lütfen. Zamanım çok az... Belki bir dakika belki bir saat, yalvarırım. Ben bu soluk turuncu rengini hiç sevmedim belki birleşince ortaya daha güzel bir görüntü çıkarırız, etrafımızdan geçenler bizim fotoğrafımızı çeker de o karede ömür boyu yaşarız. Ne olur! Yaprakların da son istekleri yerine getirilmeli, kimse bunu akıl edemiyor mu?
   Bu sözleri dedikten üç gün sonra tam kalbime saplanmış ucu sivri bir sopa ile etrafımı buğulu görerek yerden kaldırılıp siyah bir poşete konuldum. Çok parçalanmış ve epeyce kurumuştum. Bir de bu eksilmiş parçalara ufak yuvarlak bir delik eklenmişti. Daha önce o sivri sopanın adını hiç duymamıştım ama bir adı olsa bile benim kafamda onun adı ; Ölüm Kapanı. Beni kapmıştı ve daha nicesini, hepimizi ölüme gönderen bir aracıydı bu yüzden ona en çok bu isim uyuyor. Şimdi ben yıpranmış yarım bir yaprağım, siyah bir poşetin içinde yok olmaya bırakılmış...

9 Kasım 2015 Pazartesi

Uğultu Tepelerinin Ardındakiler



...
     Ne sessizliği ne de gürültüsü tam olarak belli olan izbe bir köyün uğultulu tepelerinin alçak sokaklarında acelesiz, kuru bir nefes ve alabildiğine kafamda karışık düşüncelerle yürüyordum. Köyün belirsizliği kadar bizim de yaşamlarımız belirsiz, silik. Görüşlerimiz de pek net değil. Görüş derken ciddi anlamda; etrafımıza at gözlükleriyle bakmakla kalmayıp bir de bulanık görüyoruz. Sanki birbirimize bakmak, tokalaşıp iki çift muhabbet etmek yasaklanmış gibi bu zahmetlere pek girişmiyorduk. Ezelden beridir böyleymiş herhalde her şey.Köydeki insanlar doğduklarında bile ağlamamış hep susmuş bu yüzden de doktorların doğduktan sonra tokat atma adeti zamanla körelmiş.
Dünyanın bağrından kopup gelen efsanevi bir kasırga şiddetlenerek gelip de kasabayı tozu dumana katsa, etrafı talan edip insanları yerden yere vursa kimsenin sesi soluğu çıkmayacak, bilhassa benim.

   Köyün alacakaranlık vakti değil de alacasessiz bir zamanında havanın dondurucu soğuğuna inat sıcak ellerimi paltomun cebine sokup ağır adımlarla mıcırlı yolda yürümeye devam ettim. Kafamda bin türlü ölüm, bin türlü son bulma düşüncesi ile. Aslında pek de doğru dürüst yürüdüğüm söylenemez, taşlar yüzünden arada bir dengemi kaybedip duraksama isteği duyuyordum.Bu da ulaşacağım yere varış zamanımı uzattıkça uzatıyordu. Aceleci bir insanım, yürüdüğüm zamanlar hariç.Ama bomboş bir eve gideceğim, ne diye acele edeyim ki. Burada aile olanlar da var, boy boy çocukları olanlar, eşi olanlar da ama başka diyarlardan biri gelip de gözlemci bir gözle baksa dili varmaz aile demeye. Herkes birbirinden kopuk ama bir arada yaşıyor. Şu anlattıklarıma bakarsanız; olsa olsa tuhaflar ordusu toplanmış dersiniz. Ama öyle değil. Tek tuhaflığımız gülüştüğümüz anlar. Ben ne yaşlı amcalar gördüm yüzü gülümsediğinde korkunç bir telaşa kapılan,yüzünü ellerinin arasına alıp kara düşüncelerde boğulan, ne genç kızlar gördüm sevdiğini söyleyen delikanlılar yüzünden bir daha hiç gözlerini yerden kaldırmayan. Oysa ki onlarında gönülleri vardı ama birbirlerine temas korkusundan hiçbir zaman karşılık veremediler, her gün ölüp her gün tükendiler. Bende tükendim ama sevdiğimden değil, gülümsediğimden değil. Farklı olduğum halde buradaki insanlara benzeyip onlar gibi davranıp, onlar gibi susmaktan tükendim. Nedendir bilmiyorum ama dilesem apar topar kalkıp gidebilirim bu tuhaflık cennetinden. Cennet diyorum işte, kopamıyorum bir türlü. Bu köye demir atmış bir gemi gibiyim ama durduğum yerde enkaza dönüşüyorum.

   Kafamdaki çelpeşük kelimeleri rafa kaldırıp bir hışımla eve girip, önce elimi yüzümü yıkayıp aynada soğuktan etrafı kızaran kahverengi gözlerime baktım. Belki de konuşmamak için tuttular da kendilerini ondan kızardılar. Yürümekten mi yoruldum bilmiyorum düşünmekten mi ama bir an evvel dinlenme isteği uyandı içimde. İstek uyandı da ben uyumak istedim. Ah nasıl bir çelişki bu Tanrım ! 
   Sabah gözlerimi fısıltılar. yok yok hatta gürültüler eşliğinde açtım. Köyde...gürültü... kelimelerini yan yana getirmekten bile acizken bunun yüzünden umarsızca yataktan fırladım. Pencereyi açtım evden çıkan herkes programlanmış gibi aynı yere ve hatta aynı hızda yürüyordu. Belime kadar pencereden sarksam da pek bir şey göremedim. Sabahın mahmurluğunu üzerimden çıkartıp kıyafetlerimi giyip ben de aynı hızda aynı yere yürümeye başladım herkesle beraber. Sağımdan solumdan geçenlerin yüzüne bir cevap ararmışcasına baksam da hiçbir yanıt alamadım o suratlardan.. 
  Köy meydanına geldiğimde köy dışından bir grup insan olduğunu gördüm, bir an görünmez bir duvara çarpmış gibi olduğum yere çakılı kaldım, hafif başım döndü, işaret ve baş parmağımla şakaklarımı bir saniye ovuşturduktan sonra gözlerimi kısarak kafamı kaldırıp yeniden baktım. Yerlerinden kımıldamamışlardı bile. Önlerinde duran bir avuç kalabalığı ellerimi cebimden çıkarma zahmetinde bulunmadan bir sağ omzum bir diğeriyle yara yara yabancıların önüne geldim. Herkes gibi bende aval aval yüzlerine baktım, onlar da heykel misali oldukları yerde ellerinde birkaç saçma ötesi anlam veremediğim dosya tarzı şeylerle duruyorlardı. Kafası yere eğilmiş, pabuçlarının en uçlarına bakan adam ağır ağır kafasını kaldırıp yemyeşil gözlerini benim üzerime dikip; 
- "Evet! Sıra sizde" dedi. Adamın sesini işitir işitmez herkes olduğu yerde irkilip milim dahi olsa biraz yana kaydı. Korkudan kimse soramadı neyin sırası olduğunu. Öyle hissediyordum ki herkesteki çil yavrusu gibi etrafa kaçışma isteğini... Sanki bu istek oradakilerin kolundan, bacağından, ağzından buhar gibi yayılıp üzerimizde bir bulut tabakası oluşturacak gibiydi...
Yıllardır içimde köşe bucak sakladığım farklılığı tek cümleyle ağzımdan bırakıverdim ;
- Ne sırası? 
İri yarı vücuduma göre sesim pek de ince çıkmıştı, bir an erkekleğimden şüphelenmedim değil.Etraftaki insanların bir bir kafalarını bana döndürüp de baştan aşağı süzüşlerini, gözlerini üzerimde çılgınca seviştirmelerini bir ürperti misali hissettim her hücremde. Soruyu sorduktan sonra yeniden kabuğuma çekildim. Nasıl oldu da sır gibi sakladığım bu şey sadece iki kelimeye sığabildi diye kendimi demir parmaklıklar ardına kapattım. Şöyle açıkladı baştan aşağı özenerek giyinen, kurduğu cümleleri düşünüp dilinin ucuna getirip ve mahkumları serbest bırakan bir gardiyan edasıyla konuşan kadın;
- Önemli bir iş için buradayız, belki de hayatınızın geri kalanı buna bağlı olabilir. O yüzden aklınızın her çalışanını sorgulatın ve cevabınızı bize bildirin. Şimdi size soruyorum; melek mi yoksa şeytan mı? dedi ve 5-6 adım geri çekildi. 
Önce geri çekilmesini sorguladık sonra sorduğu soruyu. Bu soruyu ne diye sordu, ne konuda hayatımız bu soruya verdiğimiz yanıta bağlı. Hepimiz içimizden konuşuyorduk öyle fısıltılar vardı ki etrafta başımızı ağrıttığı için hepimiz gözlerimizi kapatıp baş ağrımıza katlanmaya çalışıyorduk ama hiçbirimizin düşüncesini bir başkası anlamıyordu.Sessizliği bozan yeşil bakışlı adam bozdu, bakışları benim bakışlarıma ne kadar da çok benziyordu. 
-Düşünme süreniz doldu, şimdi teker teker cevaplarınızı bize söyleyin.
Sanki köy halkı senelerce bunu duymayı bekliyormuş gibi ağızları kulaklarına varana kadar gülümsedi, bazıları hafifçe ayak parmaklarının üzerinde yükseldi, yaşını almış ihtiyarlar bir çocuk hevesiyle hızlıca el çırptı. Tek tek hepsine değdirdim bakışlarımı çünkü daha önce bu manzarayı hayal dahi etmemiştim. Herkes hızlıca cevabını gelenlere söylüyordu ama verilen cevapları başka kimse duymuyordu. Etraf o kadar hızlı hareket ediyordu ki ve dünya alabildiğine hızlı dönüyordu. Bu olay başımı döndürmekle kalmayıp midemi de alt üst etmişti. Omzumda hissettiğim buz kesmiş bir elle irkildim. "Sıra sizde" dedi.
  Bugün fırsatlardan yararlanıp farklılığımı ortaya sermek için iyi bir gün diye düşünüp "şeytan" dedim. Bir cevap ne kadar etkili olabilir ki diye düşünmeden verdiğim bir yanıttı bu, pişmanlık dahi içermeyen. Tekrardan eve dönüp uykuma kaldığım yerden devam etmek için mahmurluğumu bıraktığım yerden alıp tekrar üzerime geçirip gözlerimi kapattım. 
  O yeşil gözler o kadının rahatsız edici sesi bir türlü gitmiyordu aklımdan. Ama gözlerimi de açamıyordum. Bu biraz beni şüphelendirip, acaba diye sorgulattı biraz. Dizlerimi karnıma çekip derin uykuya dalmaya çalıştım. Sırtüstü yatmaktan oldum olası korkmuşumdur.
Rüyamda bir bir karartılar geçip duruyordu, sanki etrafımda tur atıyorlardı. Uyuyordum ama geçişlerini yüzümde, ellerimde minik rüzgar edasında hissediyordum. Köydeki adını bile tam hatırlayamadığım (belki adını sormamıştım bile) biri bana 'neden' diye soruyor. 'Neden kendini uçurumdan attın?' Sorduğu soru değil de konuşuyor olması beni korku çukuruna atıyor. Yetmiyor çıkarıp bir daha atıyor. Kıpırdayamıyorum bile, avazımın çıktığı kadar bağırıyorum düştüğüm çukurda ama sesim yankılanıp kulağıma bile gelmiyor. Yine köyde duyduğum o fısıltılar beynimi kemirircesine üşüşüyor başıma. Bin güçlükle uzanıp aralarından birini avuçladığımda 'yazık, gençti, ne işi vardı o saatte orada' cümlelerini duyuyorum. Tanrım! Çıldıracağım, ne oluyor böyle? Vücudum kaskatı kesilmişken nasıl oluyor da olduğum noktadan zifiri karanlıkta ilerlediğimi hissediyorum? Nasıl, nasıl ?
Fısıltılar biraz daha netleşiyor ve biraz daha... 
Duyduğum tek bir lafla ruhum irkiliyor; toprağı bol olsun...

20 Eylül 2015 Pazar

BİTİK







    Sakin bir sonbahar akşamıydı, kentin üzerinde ılıklığını, nemliliğini hâlâ sürdüren bir akşam. Gece yaklaşıyordu, gökyüzü batıda hâlâ aydınlıktı, ama kararıyordu, sokak lambaları fersizce parlıyordu. Çelikten yapılma kül tabağımın üzerinde sigaram duman duman tütüyor etrafın görünüşünü hafif bulanıklaştırıyordu. Bu kül tabağını özellikle seçmiştim. ''Niye" diye sorgulayacak olursak; sigara külünü silktiğim zaman çıkardığı o sesi seviyordum. Çoğu zaman arkadaş oluyordu o ses bana... Bir dert, bir suç ortağı... Şu sıralar sebepsizce bir suç işleme isteği vardı üzerimde. Öyle basit bir suç değil ha! Alabildiğine derin, sonuçları düşünmeden...

    Önümde her zamanki defterim açık bir vaziyette duruyordu sanki her an aklımdaki kelimeler ağzımı tüm kuvvetiyle açacak ve birer birer satırlarda yerlerini alacak gibiydiler. Hayır hayır! Biraz daha beklemelerine karar verince ağzımı alabildiğine sigara dumanıyla doldurdum yarısını ciğerlerime yarısını dışarıya paylaştırmamın ardından da koca bir yudum zehir tadında kahve ile... Haliyle yutmuş oldum kelimeleri.

    Defterimin hemen başında siyah pilot kalemin hem ince uçlusu hem de kalını duruyordu. Severim yer yer baskılar yapmayı ve önemsizleştirmeyi. Ama şimdi parmaklarımın arasında ne kalem var ne sigara ne de fincanın kulbu. Kafamda çeşit çeşit düşünceler sadece. Ah onları bir boğuntu hücresinden çıkarsam kim bilir ne suçlar işleyecekler ücra köşelerde. Hazır lafı edilmişken, bilir misiniz boğuntu hücresini? Kelimelerin, düşüncelerin ve hatta bazen insanların bir nevi delirmeye veyahut ölmeye terk edildiği yer orası. İçinde barınan insansa eğer, tabi ona barınmak denilirse, hücrenin küçüklüğünden, sığlığından kamburun çıktığı söylenir. Aslına bakarsanız ben söylüyorum bunu. Boğuntu hücresinde mapus hayatı yaşayan kelimelerse daha girdiği vakit delirip harflerini sivriltip kendilerini kesmeye, yaralamaya başlarlar orada. İşte böyle bir yer bu hücre; insanın insanlıktan çıkıp konuşmayı, nefes almayı, kurtulmayı düşündüren, kelimenin ise kendini yaraladığı bir yer. Ama bakmayın böyle en berbat yanlarını anlattığıma. Bu yerin güzel olduğunu belirten yarım yamalak bir duygu var içimde. Ama ne denli güzel olduğu tartışılır.

     Vakit ilerledikçe, bir sigara daha yandığı yerde küle dönüştükçe gökyüzü iki sokak lambası arasında görünüp kaybolan yıldızlarla doluyordu yavaş yavaş. Gece kentin üzerine iyice çökünce etrafta bangır bangır bir sessizlik alıyordu yerini. Bazı evlerdeki insanlar sofralarında oturuyor, bazıları uyukluyor, sohbet ediyor, sevişiyor, tartışıyor ve saire... Bense, sessizliği evde bir başıma konuşmalarımla bozma zahmetine girişmiştim. Derinlerimde bir şeyler dürtüp duruyor ya da günlük dilde rahat batıyordu. İlk kez dört duvar arasında tek başıma oluşum inanılmaz rahatsız ediyordu beni. Sessizliği bozma zahmeti bedenime yeterince yorgunluk katmamış gibi bir de beynimi yormaya merak saldım birden. Daha önce hiç görmediğim birini düşünmeye başladım. Düşünmek değil de kendime arkadaş tasarlamaya koyuldum diyelim. Bir kadın. Hayır, hayır bir erkek. İki kadının olduğu bir ortamda ses eksik olmaz, insanları çekiştirmek ve hatta laf dalaşına girmeden olmaz. En iyisi erkek olması. Yine saçmalayacağım tuttu. En iyisi mi sessizliği bozma çabalarıma bir de masa başından kalkıp ayak seslerimi eklemek. 
   Bir süre kalkıp kalkmamak arasında kaldım. Ama sonunda uyuşan bacaklarımda kalkmam gerektiğini belirtince mecbur kaldım denebilir. Önce pencereyi hafif aralayıp sokaktaki derin karanlığa baktım bir müddet. Sanırsam 2 sokak öteden bir ses geliyordu. Biri bir şeylere vurup ritim mi tutuyor diye düşünecektim ki çok geçmeden idrak ettim durumu. Karanlığın, tedirginliğin ve hatta bolca korku yüklü bir kadının topuk sesleriydi bu. Çok geçmeden kesildi sesler, girdi sanırım eve ya da birileri sağda solda yakaladı. İşte insan bir başına olunca çareyi yine kendi düşlerinde buluyor. Öyle dalgın gözlerle sokağı seyrederken sanki ensemde bir nefes hissettim. Tüm hücrelerim ürperdi birden, sanki az önce sokaktaki kadının korkusu hızla gelip benim bedenime yerleşti. Arkamı hızla döndüğümde bir şey göremediğime sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. 
Yok içime tedirginlik bir öküz misali oturmuştu bir kere. Tüm evi dolaşmadan da gitmeyecekti. Parmak uçlarımda ilerleye ilerleye en sondaki odadan başlayarak, her kapıyı açışımda bir oh çekerek geri kapattım. Son olarak yatak odama baktıktan sonra tüm tedirginliğimi ayak uçlarımdan bırakmış sallana sallana çalışma odama doğru yürümeye başladım. Hemde ne sallanmak... Bak kızım boşuna korktun bir bok çıkmadı işte diyordu elim,kolum... Hatta öyle bir rahatlık geldi ki gözlerimi bile kapatmıştım. Odaya geldiğimde gözlerimi açtığımda az önce ayak uçlarımdan bıraktığım tedirginlik beynime kadar sıçradı..
     
     Az önce sözünü ettiğim, kendime bir arkadaş yaratayım deyip öyle kısaca, kaba taslak gözümün önüne getirdiğim erkek eksiksiz bir şekilde saatlerce oturup da sonrasında kalktığım sandalyede oturuyor. Daha önce hiç böylesine buz kesilmemiştim ! Aklıma hemen telefon çekmecesinde ki 45 kalibrelik silah geldi ama ona doğru koşsam arkamdan gelebilceğini düşünüp olduğum yerde çakılı kaldım. Çaktırmadan elimle bulunduğum yeri yoklayıp elime geçebilicek ve adamın kafasına vurduğumda yere serebilicek bir şeylere dokunma umuduyla milim milim aradım her yeri... Bu korku yetmiyormuş gibi bir de sesiyle dolup taştı ev. 
- Telefon çekmecesindeki silahı düşündün ama kaçarsam peşinden gelirim diye şimdi burada beni yere serecek bir şeyler arıyorsun. Dedi.
Az evvel sesli mi düşündüm yoksa bu adamın süper  güçleri falan mı vardı. Ah ne salak saçma şeyler düşünüyorum. Bir çita hızında odama kaçtım ve kapıyıda üzerime kitledim. Kapıdan adım adım geri uzaklaşınca yine sesini işittim.
- Hem arkadaş diyorsun aklına beni getiriyorsun hem de benden kaçıyorsun. Ne zor bir yazarsın sen, bak yarattığın karakter bile çözemedi seni.
Sanırım birazdan uykudan uyanırım diye deli deli düşünmeye başladım hatta kolumu var gücümle sıktım ama nafile. Ne ben uyandım ne de o yerinden bir adım kıpırdadı.
- Sendeki bu korkuyu anlayamıyorum, in değilim cin değilim. Üflesen de gitmem kışkışlasanda. Ne bu haller? Hem ben çok sıkıldım burada beni biraz öykülerinin içine katsan olmaz mı? Ya da bir iki çift laf etsen?
- Sen bana zihnimin bir oyunumusun? Beni sen yarattın diyorsun o zaman buradan gitmeni istiyorum, hemen !
- Giderim... Ama şimdi değil. Hesaplaşmamız gereken konu var. İkimiz de senin kafanda dönen düşünceleri biliyoruz.
- Sen benim düşüncelerimi nereden bileceksin? 
Ahh tabi ya! Bilecekti elbet. Benim aklımın sınırlarından gelmişti ya karşıma. Ama ben bu kadar çenesi düşük hayal etmemiştim ya da bu kadar resmi.
- Şimdi neden kurşun grisi bir takım elbise giydiğimi merak ediyorsun değil mi? Bu rengi seveceğini düşündüm bir de durumun ciddiyetine varman için takım elbise giydim. Ben senin hem sormaktan hem cevaplamaktan kaçındığın, senelerce yığınların arasına sakladığın düşüncelerinin, yaşantılarının beden almış haliyim. Dilerdim ki beni bir bedene yerleştirme, toz bulutu halinde çepeçevre sarayım seni...
Düşüncelerim beni nasıl bir bozguna uğrattı böyle? Onlara karşı yenik başladım. Ama yine yığınlar arasına saklamak istiyordum. Ne yapmam gerek bilmiyorum. Nasıl gider bu buradan?
- Haline acımayı bir kez daha onayladım. Biliyorsun ki kafandan ne geçiyorsa sesli söylemesen bile hepsini biliyorum. Hem çağırıyorsun hem gitmemi istiyorsun. Sence de kararsızlığını biraz kenara koysak iyi olmaz mı? Ben artık hep buradayım. Uyuduğunda, yemek yediğinde, yazdığında hatta ve hatta benden kaçmak isteyip dışarı çıktığında bile. Gelelim hesaplaşacağımız konuya. Suç işlemekten bahsediyordun kendi kendine. Biraz bu konu üzerinde duralım, ne dersin?
- O sadece kafamdan ışık hızında gelip geçen önemsiz bir şeydi, üzerinde durmaya hacet yok. Dedim kitlediğim odadan çıkıp mutfağa giderken. Ve benden önce oradaydı. Bu kovalamacadan sıkıldığımı belli etmek için gözlerimi devirdim. Hemde birkaç kez, görmemiştir bahanesiyle.
- Farkında değil misin? Bana alışman çok uzun sürmedi. Korkun geçti. Sanki senelerdir burada seninleymişim ama bana zorla katlanıyormuşsun gibi davranmaya başladın. Aslında ben kendi kendine düşünmeye başladığından beri seninleyim. Biraz idrak etmen uzun sürdü.
Sesine tahammül bile edemiyordum. Söylediklerine cevap bile vermiyordum. Çok sinir bozucu.
- Dediklerin kulaklarımı tırmaladı. Kalbimi kırdın.
Ah bir de sinir bozucu olduğu kadar ukala.
- Hâlâ bir karar veremedin mi? Kafanda dönüp duran suçlardan bir tanesini iki parmağınla tutup işte bu diye göster bana. Hadi, nazlanma.
- Biraz daha konuşursan seni ellerimle boğacağım !
Daha fazla onu dinlememek için aceleci adımlarla yatağıma gittim. Yoktu ortalıkta. Yatağıma uzandım ama vücudumda inanılmaz bir gerginlik vardı. Yanıma gelmemesini fırsat bilip uykuya dalmaya çalışırken içeriden beni rahatsız eden hatta kalkıp bakmamı gerektiren bir ses duydum. Sen misin? Diye seslendim. Bir kez daha... bir kez daha ama bir cevap gelmedi. Mızmızlanan vücutla yataktan kalktım, huzursuzluk vücudumda kol geziyordu artık. Odadan çıktığımda, evimin kapısını ardına kadar açık görünce ağzımdan burnumdan korku salmaya başladım. Ve hatta bacaklarım mum ışığı gibi titretip duruyordu. Sessizce telefon çekmecesini açtım ve birkaç defterin altından sessizce silahı alıp hazır konuma getirdim. Aman Tanrım bu gece bu kadar tedirginlik çok fazla! Ellerim öylesine titriyor ki eve giren kişiyi görsem isabet ettiremem bile. Salona doğru ilerliyorum kaplumbağa edasında. Bakıyorum sağda solda kimse yok arkamı dönüp koridordaki aynada bir karaltı gördüm gibi geliyor. Az önceki havamda bir de aynanın oraya doğru ilerliyorum. Uzaktan kendi yüzüm tam bir seri katil gibi görünüyor. Adımlarıma bakmak için kafamı eğdiğimde birden karşımda beliriveriyor. Tüm cesaretimle tetiği çekecek iken az önceki ukalanın olduğunu görüyorum ve sinirden kıpkırmızı kesilip bağıracak iken lafımın önüne atlıyor.
- Üzgünüm seni biraz hareketlendirmem gerekiyordu. İçinde yaşamak istememeye dair hisler vardı ve hatta kapıyı açık gördüğün an ölmek istedin. Sahi karşına başkası çıksa vururmuydun?
Yüzü birden tuhaflaşmaya başka bir hâl almaya başladı. Bu durumdan gerçekten korkmaya başladım. Kulaklarımın en derinlerinde "vur", "korkma", "tetiği çek" diye sesler yükselmeye başladı. Silahın ucunu sol göğsüne dayamıştım belki korkarda susmaya karar verir diye. Ama aynı ses tekrarlıyordu, durmadan.
- Kes şunu! Beni rahatsız ediyor!
- Bunları sen düşünüyorsun, ben değil. Unutma.
- Hayır! Bana oyun oynuyorsun yeter, kes şunu. Tetiği çekersem yok olur musun ! ?
- Çek tetiği, dene ve gör. Hadi ! Çek dedim sana !
İçimden yükselen cesaret ile tetiği çekmiştim. Her şey susmuştu düşüncelerim bile. O gürültüler yerini sessizliğin kollarına bırakmıştı. Vurmuştum onu, hem de gözlerim kapalıydı. Açtım. Kafamı hafif kaldırdım ve  bir karış ilerideki aynada kendimi gördüm. Sol göğsüm... oluk oluk kanıyordu...

22 Temmuz 2015 Çarşamba


Hayatımızı sürdürmek uğruna bu kadar sıradan olmasaydık ve bir an için hiçbir şey yapmasaydık belki derin sessizlik yarıda kesebilirdi kederini. Zaman lekeli sokaklardan geçmezdik ömür boyu. Gecenin 12'si geldiğinde acaba bu şehir ölü mü diye düşünmezdik. Koyu lacivert gökyüzüne bakmazdık uzun uzun, böyle sıradan olmasaydık. Düş kırıkları en derinlere batıp da acıtmazdı canımızı. Şimdi on ikiye kadar sayacağım, önce sis çökecek yeryüzüne, gökyüzü lacivertlikten sıyrılıp zifiri siyaha boyanacak. Kütlesinden daha ağır bulutlar saracak etrafı, o karanlık buhranlı bulutların arasından bir kar beyazlığında çıkacak dolunay, ve hep beraber susacağız..

13 Nisan 2015 Pazartesi

Düşünce heykeli


İfade edemiyordu kendini hiçbir insanoğluna. Tane tane anlatıyordu bir eli omzunda diğer elinin de parmakları hepsi bir noktada birleşmiş, her cümlesi bak kardeşimle başlıyordu. Bunları anlattığı insan uzaylıydı sanki. Bön gözlerle bakıyordu kendini ifade etmeye çalışan adama. Eeh! Yetti be deyip o insanı bırakıyordu. Ki o adam sanki yıllardır hapisteymiş de yeni çıkmış gibi bir o yana bir bu yana ceylan gibi sekerek uzaklaştı. Şaştı kaldı adam. Böylesine mi bunaltıyorum milleti diye beynindeki kurtlar hareketlendi rahat vermediler ona, kendini sorgulatıp durdular. Sıkıldı adam. Yürüdü..yürüdü.. Bir heykel gördü göz ucuyla. Kendisi gibi o da düşünceliydi. Aynaya bakıyor sandı bir vakit. Daha net görmek için uzun soluklu adımlar attı. Hızlı, kavuşmak istercesine. Heykeli gördüğü yere geldiğinde yanıldığını gördü.İçi burkuldu bir hayli. Sonra buz gibi mermere oturdu,hissiz. Dirseğini dayadı dizine. Elinin tersini de çenesiyle dudağına yerleştirdi. Diğer elini de dizinden aşağı salıverdi.Başladı hunharca düşünmeye,beyninde fırtınalar yaratmaya. Ayakları taşlaştı önce sonrasında vücudu sonrasında da geri kalan yerleri. O da kafasındaki fırtınada bir oraya bir buraya savrulup çarpa çarpa acıyla can verdi. Bedenide kalmadı aslında geriye. Sadece heykeli. Düşüncesiz,ruhsuz ama bir o kadar yorgun..