Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2015 Cumartesi

Bu hayat hep kısmet...

     
  Kısmet...
Bazen bu kelimeden o kadar çok nefret ediyorum ki. Hatta kelime demek bile sanki diğer özenerek kullandığım, baş tacı yaptığım kelimelere hakaret gibi geliyor. Ama nedense herkesin diline yapışmış birkaç kelimeden biri de bu; kısmet... (İngiliz Dili ve Edebiyatı okuduğum için "destiny, fortune" kelimelerinden bile nefret ediyorum aslında.) Mesela bir plan yapılıyor ya da hayaller paylaşılıyor (ve bu hayaller öylesine gerçekmiş gibi, hemen olacak ya da yarın gerçekleşecekmiş gibi konuşuluyor ki) o saatlerce konuşmanın, gülüşmelerin, heyecanın sonuna 'kısmet' kelimesi koyuluyor ya... İşte o zaman tüm hayaller, tüm gülüşmeler soluyor bende. Sanki bu kelime de bir parça olma olasılığını düşürme, işi şansa bırakma payı var gibi geliyor  ve ben gerçekten de çok şanssız biriyimdir. Her cümlemin sonuna 3-4 tane kısmet diye eklesem bile olacağı varsa da olmaz, o denli bir şanssızlık. Ha şimdi bazılarımız vardır alışkanlık haline getirmiştir ama ben buna inanamıyorum arkadaş. Kısmetse olur; sanki böyle denilince onca şey buruşturulup bir kenara atılmış gibi geliyor. Çabalamayacağım (belki de çabalayacağım) ama kısmetse olur deniliyor aslında.
Bu laf sanki biraz şeye de benziyor; olacağı varsa olur, sen sabret. Sanki evren bize bir gün kıyak yapar da " ya bunun böyle bir isteği vardı, şimdi keyfim yerinde bari bir oluversin" diyecek diye beklemeye koyuluyoruz. Ve o bekleyişler bir evren halini alıyor ya... Derin, sonsuz, ne zaman olacağı belirsiz. Belki de hiç olmayacak. Hiç kavuşamayacak özlemler, hiç kavuşamayacak bakışmalar, hiç gidilmeyecek bir yerden... Bilemiyorum bu bekleyişlerin sonunu. Koca bir zaman boşluğunda kurbağalama yüzmeye başlamasak iyidir. Ama ben birkaç defa yüzdüm o zaman boşluğunda, belki şimdilerde de yüzüyorumdur. Bu zaman boşluğumu desem yoksa boşluk denizimi, bizim görüp de bildiğimiz hiçbir denize benzemiyor. Ama geceleyin denize girmek gibi bir nevi; görmeden yüzüyorsun ama tenini sömürüyor deniz ısıtmanın aksine. Güzel bir his aslında bana göre. Normalden farklı olan şeyleri daha çok seviyorum nedense... Şimdi söyleyeceğim için kendime de sinirleneceğim bir cümleyi şuraya bırakacağım... Kısmetse size de nasip olur :)   


9 Kasım 2015 Pazartesi

Uğultu Tepelerinin Ardındakiler



...
     Ne sessizliği ne de gürültüsü tam olarak belli olan izbe bir köyün uğultulu tepelerinin alçak sokaklarında acelesiz, kuru bir nefes ve alabildiğine kafamda karışık düşüncelerle yürüyordum. Köyün belirsizliği kadar bizim de yaşamlarımız belirsiz, silik. Görüşlerimiz de pek net değil. Görüş derken ciddi anlamda; etrafımıza at gözlükleriyle bakmakla kalmayıp bir de bulanık görüyoruz. Sanki birbirimize bakmak, tokalaşıp iki çift muhabbet etmek yasaklanmış gibi bu zahmetlere pek girişmiyorduk. Ezelden beridir böyleymiş herhalde her şey.Köydeki insanlar doğduklarında bile ağlamamış hep susmuş bu yüzden de doktorların doğduktan sonra tokat atma adeti zamanla körelmiş.
Dünyanın bağrından kopup gelen efsanevi bir kasırga şiddetlenerek gelip de kasabayı tozu dumana katsa, etrafı talan edip insanları yerden yere vursa kimsenin sesi soluğu çıkmayacak, bilhassa benim.

   Köyün alacakaranlık vakti değil de alacasessiz bir zamanında havanın dondurucu soğuğuna inat sıcak ellerimi paltomun cebine sokup ağır adımlarla mıcırlı yolda yürümeye devam ettim. Kafamda bin türlü ölüm, bin türlü son bulma düşüncesi ile. Aslında pek de doğru dürüst yürüdüğüm söylenemez, taşlar yüzünden arada bir dengemi kaybedip duraksama isteği duyuyordum.Bu da ulaşacağım yere varış zamanımı uzattıkça uzatıyordu. Aceleci bir insanım, yürüdüğüm zamanlar hariç.Ama bomboş bir eve gideceğim, ne diye acele edeyim ki. Burada aile olanlar da var, boy boy çocukları olanlar, eşi olanlar da ama başka diyarlardan biri gelip de gözlemci bir gözle baksa dili varmaz aile demeye. Herkes birbirinden kopuk ama bir arada yaşıyor. Şu anlattıklarıma bakarsanız; olsa olsa tuhaflar ordusu toplanmış dersiniz. Ama öyle değil. Tek tuhaflığımız gülüştüğümüz anlar. Ben ne yaşlı amcalar gördüm yüzü gülümsediğinde korkunç bir telaşa kapılan,yüzünü ellerinin arasına alıp kara düşüncelerde boğulan, ne genç kızlar gördüm sevdiğini söyleyen delikanlılar yüzünden bir daha hiç gözlerini yerden kaldırmayan. Oysa ki onlarında gönülleri vardı ama birbirlerine temas korkusundan hiçbir zaman karşılık veremediler, her gün ölüp her gün tükendiler. Bende tükendim ama sevdiğimden değil, gülümsediğimden değil. Farklı olduğum halde buradaki insanlara benzeyip onlar gibi davranıp, onlar gibi susmaktan tükendim. Nedendir bilmiyorum ama dilesem apar topar kalkıp gidebilirim bu tuhaflık cennetinden. Cennet diyorum işte, kopamıyorum bir türlü. Bu köye demir atmış bir gemi gibiyim ama durduğum yerde enkaza dönüşüyorum.

   Kafamdaki çelpeşük kelimeleri rafa kaldırıp bir hışımla eve girip, önce elimi yüzümü yıkayıp aynada soğuktan etrafı kızaran kahverengi gözlerime baktım. Belki de konuşmamak için tuttular da kendilerini ondan kızardılar. Yürümekten mi yoruldum bilmiyorum düşünmekten mi ama bir an evvel dinlenme isteği uyandı içimde. İstek uyandı da ben uyumak istedim. Ah nasıl bir çelişki bu Tanrım ! 
   Sabah gözlerimi fısıltılar. yok yok hatta gürültüler eşliğinde açtım. Köyde...gürültü... kelimelerini yan yana getirmekten bile acizken bunun yüzünden umarsızca yataktan fırladım. Pencereyi açtım evden çıkan herkes programlanmış gibi aynı yere ve hatta aynı hızda yürüyordu. Belime kadar pencereden sarksam da pek bir şey göremedim. Sabahın mahmurluğunu üzerimden çıkartıp kıyafetlerimi giyip ben de aynı hızda aynı yere yürümeye başladım herkesle beraber. Sağımdan solumdan geçenlerin yüzüne bir cevap ararmışcasına baksam da hiçbir yanıt alamadım o suratlardan.. 
  Köy meydanına geldiğimde köy dışından bir grup insan olduğunu gördüm, bir an görünmez bir duvara çarpmış gibi olduğum yere çakılı kaldım, hafif başım döndü, işaret ve baş parmağımla şakaklarımı bir saniye ovuşturduktan sonra gözlerimi kısarak kafamı kaldırıp yeniden baktım. Yerlerinden kımıldamamışlardı bile. Önlerinde duran bir avuç kalabalığı ellerimi cebimden çıkarma zahmetinde bulunmadan bir sağ omzum bir diğeriyle yara yara yabancıların önüne geldim. Herkes gibi bende aval aval yüzlerine baktım, onlar da heykel misali oldukları yerde ellerinde birkaç saçma ötesi anlam veremediğim dosya tarzı şeylerle duruyorlardı. Kafası yere eğilmiş, pabuçlarının en uçlarına bakan adam ağır ağır kafasını kaldırıp yemyeşil gözlerini benim üzerime dikip; 
- "Evet! Sıra sizde" dedi. Adamın sesini işitir işitmez herkes olduğu yerde irkilip milim dahi olsa biraz yana kaydı. Korkudan kimse soramadı neyin sırası olduğunu. Öyle hissediyordum ki herkesteki çil yavrusu gibi etrafa kaçışma isteğini... Sanki bu istek oradakilerin kolundan, bacağından, ağzından buhar gibi yayılıp üzerimizde bir bulut tabakası oluşturacak gibiydi...
Yıllardır içimde köşe bucak sakladığım farklılığı tek cümleyle ağzımdan bırakıverdim ;
- Ne sırası? 
İri yarı vücuduma göre sesim pek de ince çıkmıştı, bir an erkekleğimden şüphelenmedim değil.Etraftaki insanların bir bir kafalarını bana döndürüp de baştan aşağı süzüşlerini, gözlerini üzerimde çılgınca seviştirmelerini bir ürperti misali hissettim her hücremde. Soruyu sorduktan sonra yeniden kabuğuma çekildim. Nasıl oldu da sır gibi sakladığım bu şey sadece iki kelimeye sığabildi diye kendimi demir parmaklıklar ardına kapattım. Şöyle açıkladı baştan aşağı özenerek giyinen, kurduğu cümleleri düşünüp dilinin ucuna getirip ve mahkumları serbest bırakan bir gardiyan edasıyla konuşan kadın;
- Önemli bir iş için buradayız, belki de hayatınızın geri kalanı buna bağlı olabilir. O yüzden aklınızın her çalışanını sorgulatın ve cevabınızı bize bildirin. Şimdi size soruyorum; melek mi yoksa şeytan mı? dedi ve 5-6 adım geri çekildi. 
Önce geri çekilmesini sorguladık sonra sorduğu soruyu. Bu soruyu ne diye sordu, ne konuda hayatımız bu soruya verdiğimiz yanıta bağlı. Hepimiz içimizden konuşuyorduk öyle fısıltılar vardı ki etrafta başımızı ağrıttığı için hepimiz gözlerimizi kapatıp baş ağrımıza katlanmaya çalışıyorduk ama hiçbirimizin düşüncesini bir başkası anlamıyordu.Sessizliği bozan yeşil bakışlı adam bozdu, bakışları benim bakışlarıma ne kadar da çok benziyordu. 
-Düşünme süreniz doldu, şimdi teker teker cevaplarınızı bize söyleyin.
Sanki köy halkı senelerce bunu duymayı bekliyormuş gibi ağızları kulaklarına varana kadar gülümsedi, bazıları hafifçe ayak parmaklarının üzerinde yükseldi, yaşını almış ihtiyarlar bir çocuk hevesiyle hızlıca el çırptı. Tek tek hepsine değdirdim bakışlarımı çünkü daha önce bu manzarayı hayal dahi etmemiştim. Herkes hızlıca cevabını gelenlere söylüyordu ama verilen cevapları başka kimse duymuyordu. Etraf o kadar hızlı hareket ediyordu ki ve dünya alabildiğine hızlı dönüyordu. Bu olay başımı döndürmekle kalmayıp midemi de alt üst etmişti. Omzumda hissettiğim buz kesmiş bir elle irkildim. "Sıra sizde" dedi.
  Bugün fırsatlardan yararlanıp farklılığımı ortaya sermek için iyi bir gün diye düşünüp "şeytan" dedim. Bir cevap ne kadar etkili olabilir ki diye düşünmeden verdiğim bir yanıttı bu, pişmanlık dahi içermeyen. Tekrardan eve dönüp uykuma kaldığım yerden devam etmek için mahmurluğumu bıraktığım yerden alıp tekrar üzerime geçirip gözlerimi kapattım. 
  O yeşil gözler o kadının rahatsız edici sesi bir türlü gitmiyordu aklımdan. Ama gözlerimi de açamıyordum. Bu biraz beni şüphelendirip, acaba diye sorgulattı biraz. Dizlerimi karnıma çekip derin uykuya dalmaya çalıştım. Sırtüstü yatmaktan oldum olası korkmuşumdur.
Rüyamda bir bir karartılar geçip duruyordu, sanki etrafımda tur atıyorlardı. Uyuyordum ama geçişlerini yüzümde, ellerimde minik rüzgar edasında hissediyordum. Köydeki adını bile tam hatırlayamadığım (belki adını sormamıştım bile) biri bana 'neden' diye soruyor. 'Neden kendini uçurumdan attın?' Sorduğu soru değil de konuşuyor olması beni korku çukuruna atıyor. Yetmiyor çıkarıp bir daha atıyor. Kıpırdayamıyorum bile, avazımın çıktığı kadar bağırıyorum düştüğüm çukurda ama sesim yankılanıp kulağıma bile gelmiyor. Yine köyde duyduğum o fısıltılar beynimi kemirircesine üşüşüyor başıma. Bin güçlükle uzanıp aralarından birini avuçladığımda 'yazık, gençti, ne işi vardı o saatte orada' cümlelerini duyuyorum. Tanrım! Çıldıracağım, ne oluyor böyle? Vücudum kaskatı kesilmişken nasıl oluyor da olduğum noktadan zifiri karanlıkta ilerlediğimi hissediyorum? Nasıl, nasıl ?
Fısıltılar biraz daha netleşiyor ve biraz daha... 
Duyduğum tek bir lafla ruhum irkiliyor; toprağı bol olsun...

31 Temmuz 2015 Cuma

Zorunlu Şeyler


        Adını bilmek zorundasındır mesela. Memleketini, ana baba mesleğini, yaşını nelerden hoşlandığını veyahut hoşlanmadığını, konu açıldığı vakit dile getirme zahmetinde bulunma zorunluluğun vardır. Peki ya neden? Hiç sorgular mısın? Nedir bu zorunluluğu böylesine zorunlu kılan? Bir tutam hayatın bir tutam kişiliğin midir? Yeni insanlar tanımak, içine kapanmaktansa kendini, derdini dile getirmek midir? Her şeyi bilirsinde bu sorulara bir yanıt veremezsin çünkü bu senin için zorunlu değildir. Sorular olsa da olur olmasa da..

22 Temmuz 2015 Çarşamba


Hayatımızı sürdürmek uğruna bu kadar sıradan olmasaydık ve bir an için hiçbir şey yapmasaydık belki derin sessizlik yarıda kesebilirdi kederini. Zaman lekeli sokaklardan geçmezdik ömür boyu. Gecenin 12'si geldiğinde acaba bu şehir ölü mü diye düşünmezdik. Koyu lacivert gökyüzüne bakmazdık uzun uzun, böyle sıradan olmasaydık. Düş kırıkları en derinlere batıp da acıtmazdı canımızı. Şimdi on ikiye kadar sayacağım, önce sis çökecek yeryüzüne, gökyüzü lacivertlikten sıyrılıp zifiri siyaha boyanacak. Kütlesinden daha ağır bulutlar saracak etrafı, o karanlık buhranlı bulutların arasından bir kar beyazlığında çıkacak dolunay, ve hep beraber susacağız..

14 Temmuz 2015 Salı

Özgürlüğün Öyküsü

Uzun süredir sırtüstü yattığım yatakta boş gözlerle sanki türlü türlü filmler dönüyormuş, bir heyecanı bir çekiciliği varmış gibi tavanı seyrediyordum. Kulağımda rüzgarın ağaç yapraklarına elleriyle dokunupta çıkardığı ses doluydu.Diğer bütün seslere sağırdı kulağım sanki rüzgar hepsini içine hapsetmişte sadece ağaç hışırtılarını duymamı sağlıyordu. Belkide başka ses yoktu da kendi kendime zihin oyunları yapıyordum. Yatıp düşünmekten başka yapacağım bir şey yoktu zihin oyunlarıda olmasa patlardım vallahi sıkıntımdan. Yatmaktan vücudumun karıncalandığını hissettim ufak ufak sanki biraz daha uzansam karınca ordusu gelip hep beraber 3'e kadar sayıp beni sırtlanıp yuvalarına götürecek gibi geldi. Bu saçma düşünceyle birden doğruldum yattığım yerden. Ah bu hızla kalkmalarım yok mu geçici körlük, sarsıntılı baş dönmesi... Ne felaket bir şey ya. Aslında bir yandan iyi, hem biraz yavaş kalkmamız gerektiğini hatırlatıyor hemde "al hızlı kalktın benide şaşırttın sana ceza olsun bunlar" diyor işte beynimiz. Oda kendi çapında işte garibim bütün yük bende diye diye tüketiyor kendini, yoruyor. O olaya çözüm üretmem lazım düşünmem lazım diye diye bitiriyor kendini garibim. Valla "amaan yeter be bıktım artık bana müsaade" dese gitti gül gibi gelecek. Vay halimize. Aman aman büyüksün, alınma sen işlerine devam et sayın beynim. Nereden geldim ben bu konuya yahu ?
Heh düşünmek, zihin oyunları, hışırtı falan filan doğru ya. Gözlerimdeki perde kalktıktan sonra yıllardır gözümü aynı yerde açtığım odama bir bakındım. Gerçi aynı yer demesem daha doğru bu sene birkaç değişiklik yaptım.Klasik Türk kafası işte eşyaların yerini değiştirince oov bambaşka oda gibi oldu ya diyoruz. Odanın kapısına kadar gerileyip birde yanımızdakilere; değil mi değil mi diyipte onaylarını alıyoruz farklı olduğuna aklımızı inandırmak için. Olsun yinede değişiklik vardı yani ne bileyim daha ferah gibiydi sanki. Öyleydi ya evet evet. Eşyaların yerlerinin değişikliğine nazaran birde ufak bir akvaryumun içine bir balık almıştım. Onun yine daha kötü aynı yerde dolaş dur.Hep aynı, eşyalarının yerini değiştirmek şöyle dursun yok zaten. Anca günün belirli 3 saatinde tependen yemek yağsın sıkıldıkça onları ye. Hayvanın hayat tarzı bu. Acaba kötülük mü ettim ya. Gerçi tuzlu suda yapamaz bu o daha beter. Ya balığın normalde insanın beynini rahatlatması, huzur vermesi gerekmez mi niye ben şimdi büsbütün suçluluk duygusuyla doldum? Gözüm saate ilişti. Saat : öğle vakti 3. Bir şeyler yapmak için hem  erken hem de geç bir vakit öyle boşlukta bir vakit işte. Ama balığın yemini vermek için tam ideal bir saat.Niye diye soracak olursanız çünkü canım öyle istiyor. Hepsi bu.Yok sağlığı içinmiş yok bilmem ne şimdi bilimsel terimlerle konuşmaya hiç mi hiç gerek yok. Çalışma masamın tepesinde duran bir o kadar da kötü kokusu olan yemden bir tutam aldım ve yer yer suyun üstüne serptim. Başta ihtişamlı bir şekilde yüzmeye devam etti püsküllü kuyruğunu sallaya sallaya. Yem attın ama hiiç canım istemiyor keyfim gelince yerim der gibi. Tabi bu laf pek uzun sürmedi ıslanıp batan yemlerden birinden minik bir ısırık aldı. Dizlerimin üstüne çöktüm iki elimide masaya koydum çenemide rahat olacak şekilde ellerimin üzerine koydum başladım izlemeye. Alırken bile bu kadar uzun bakmamıştım heralde.Bir sağa bir sola hepsi bu. Geçer mi bir ömür 1 metrenin içerisinde ? Bir başına ? Öyle daldım ki izlerken bir ara görünüşüm bulanıklaştı. Daha çok ve daha çok.Bu bulanıklık gidince, görüşüm netleşince birde bakarım ki kocaman bir surat bana bakıyor çenesini ellerine koymuş. İrkildim birden..Sağa sola tepindikçe guluk guluk sesleri gelmeye başladı. Noluyor ya demeye kalmadan o siyah ihtişamlı kuyruğu gördüm hemen dibimde. Düşündüğüm, izlediğim balık mı oldum ben ? Su soğuktu üşümüştüm yüzersem ısınırım diyordum başladım yüzmeye. Ne çabuk ayak uydurdum be balık olmaya sanki yıllardır balıkmışımda hep bu akvaryumda yüzüyormuşum. Ya da önceki hayatımda balıktım.Amaan ne bileyim ben. Bari biraz bir şeyleri sorgulamayayım ne neden diye de şu anın tadına varayım dememe kalmadan. Aslında ne kadar da bir başıma olduğumu anladım. İç sesimden konuşuyordum. Gerçi konuşsam akvaryumun dibindeki yemlerle mi konuşacaktım "aaa merhaba yemciğim bugün çok leziz görünüyorsunuz izninizle şimdi sizden bir ısırık alacağım" mı diyecektim? Aman ne saçma konuşmaya başladım ben. Bir ömür geçer mi yahu böyle. Yem kankalarla bir başıma sadece yüzerek. Hata mı ettim ben bu balığı alarak. Kendime rahatlık olsun diye onu rahatından edip mahkum mu ettim bu yaşama? Bunları anlamak için onun yerine mi geçmem gerekti. Yüzmeyi bıraksam ölürdüm onu bildiğimden durupta düşünme şansım olmuyordu.Bana bakan koca kafanın olduğu yere yüzüp bende baktım ona. Baktım, baktım. Sonra birden irkildim. Kendi bedenimdeydim. Gözlerimi fal taşı gibi açıp etrafa bakındım. Sihir mi yaptım diye düşünüp ellerimi şıklattım falan ama böyle bir şey yoktu. Renkli yıldız falan çıkmadı ellerimden. Gerçi çıksa tövbe estağfurullah der daha çok yadırgardım durumu. Ay iyiki öyle bir şey olmadı ya. Şu saçma düşüncelerden kurtulup kendimde olduğuma inandığımda balıkla ilgili ne yapacağımı düşündüm. Küçük bir fanusa aldım dikkatlice evimizin yaklaşık 1 saatlik ilerisinde olan nehire bırakmak için yola koyuldum. Nehire vardığımda iyi bir karar verdiğimi düşündüm. Fanustaki su ile beraber nehire döktüm. Bir süre bekledim neden bekledim bilmiyorum. Kafasını sudan çıkartıp çok teşekkür ederim canım diyecek hali yoktu ya. Şaka bir yana iyi bir karardı. En azından gidecek çok yeri vardı. Ne kadar yaşar orasını bilememde. Yağan yağmurun sıcaklığını hissedecek, hazır yemden başka şeylerin tadını alacaktı belki konuşmayan arkadaşlar edinecekti kendine, yüzme yarışı falan yapacaklardı. Sonuç olarak bu balığı özgürleştirdim ve tabi kendimi de. 1 metrelik yerden farklı coğrafyalara geldik ikimizde. Yaşamayı istemediğimiz bir hayatı neden başkalarına yaşatalım değil mi...

13 Haziran 2015 Cumartesi

Parçalı Hüzün

Ben sana bölük pörçük hayatımı verdim. Saatlerimi, sözlerimi, hüzünlerimi, gözyaşlarımı, gülüşlerimi, yazılarımı ve sevinçlerimi verdim hayatına bir hayat daha kat diye. O hayat büyüsün bir olsun diye. Oluyordu da iyisiyle kötüsüyle. Hüzünler belki fazla bütün olup büyüyordu lâkin bir şekilde büyüyordu işte. Sonra o bütün olan hayat apayrı iki parçaya bölündü yeniden. Yine eski bölük pörçüklüğüne döndü. Ufaldı..ufaldı. Toz zerreciğine meydan okurcasına. Beni çok kırdı, çok üzdü, çok yordu, çok yıprattı dedin etrafa. Ama bir kez asıl doğru; beni çok sevdi lafı çıkmadı ağzından, çıkamadı . .