sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Mart 2016 Cuma
Rutin / Routine
Her sabah sanki dünyevi bir zorundalık hissi insanların üzerinde dolaşıyormuş gibi herkes aynı pozisyonu alıyor. Evimin sağ çaprazındaki adam siyah arabasını saatlerce, eskimiş beyazdan yıpranmış gri rengine dönmüş bir bezle siliyor. 150 metre ötede her sabah 06.20 de gelen otobüs ışıklarını yakmış her gün düzenli olarak binen ikisi kardeş toplam beş yolcuyu bekliyor. Bu kardeşleri her sabah mahallenin pek geçilmeyen sokağından babası üşenmeden getirip 20 dakika kadar otobüsün kalkıp, cırt sarı rengin görüşünden çıkana kadar çöp bidonunun çaprazında bekliyor. Hiçbir sabah tam olarak bir sokağa sapmıyorum hep kıvrılan yollardan geçiyorum. Aslında ulaşmam gereken otobüs durağına giden birçok sokak var ama kıvrımlı yollar bana daha çekici geliyor nedensiz.
Sağa kıvrılan yolun tam köşesinde üç hafta önce gülümseyip de başını okşadığım simsiyah kadifemsi tüylü köpek yolun başından kokumu aldığı gibi kuyruğunu hararetle sağa sola sallayıp yerinde sekiyor. Her sabah orada o, istisnasız. Benden istediği barınmak, yemek değil sadece başını okşamam. Bazı sabahlar onu göremeyeceğim diye korkuyorum bu yüzden her sabah saniyesine bile dikkat edip aynı saatte yola koyuluyorum. Sabah yediklerimden küçük bir poşette ona da götürüyorum. Bir isim vermedim henüz ama bu simsiyah tüylere en çok "Gölge" ismi yakışır. (Belki de benim bilinçaltımda bir şeylere hep Gölge ismini vermek vardı.) Poşette getirdiklerimi kenara koymak için eğildiğimde hemen kafasını iyice vücuduma dokundurup sanki kokumu ezberlemek istiyor gibi derin derin kokluyor. Sadece gitmek için ayağa kalktığımda getirdiğim yemeğe yöneliyor. Tempolu adımlarla ilerlerken derinden bir "hav" sesi duyduğumda bitirip, teşekkür etmiş olduğunu anlıyorum.
Bugün evden 10 dakika geç çıktım ve sanırım zamanda küçük bir çatlak yarattım. Belki de sürekli görüşünde bulunduğum insanların kafalarında acabalı cümleler kurdurttum. Evden çıktığımda; Arabasını özenle elindeki bezle bazen ceketinin iç kısmı ile silen adamın park ettiği yer boş, durakta otobüs, içindeki yolcular ve kızlarını çöp bidonunun yanında bekleyen kırık beyaz ceketli baba yoktu. Tabi Gölge de yoktu. Belki onun başını okşamamış olmamın hüznü ile kırağı düşmüş çimlerin üzerinde patilerini çapraz yapmış başını da üstüne koymuş derin düşünceler içindeydi. Öyle alışmışım ki bu sahneleri görmeye, bindiğim otobüste aynı insanları göre göre akraba yakınlığı duymuştum. Bugün gözlerimin gördüğü her şey farklıydı.
Her şeyi aynı karede toplayıp bir fotoğraf çekecek olsam; sol taraftaki turuncu çöp bidonlarının üç adım ötesinde içindeki beş yolcusu ile ışıklarını yakmış otobüs, kapısının ve çöp bidonlarının hemen yanında ellerini hiç cebinden çıkarmayan (belki de o elleri ömür boyu göremeyecektim) baba onun hemen önüne de asil bir şekilde uzanmış Gölge ve arabasını otobüsün önüne çapraz şekilde çekmiş sürücü kapısından kaportaya kirli beziyle uzanan adam ve boş kalan kısımlara da otobüste sürekli gördüğüm insanlardan gelişigüzel koyardım...
Şimdi 5 saniye kıpırdamayın bende sırtım dönük şekilde çıkacağım fotoğrafta; size bakarken.
24 Aralık 2015 Perşembe
Soluk Bir An
Birazdan kelimeler dolusu yazacağım yazıma şunları söyleyerek başlamak istiyorum; belki de çok fazla sevmemiş biri olarak ne pahasına olursa olsun sevmiş birinin hislerini, üzüntülerini, gülüşlerini, iç yıkıntılarını anlatacağım. Kim bilir belki çok fazla değil çok derin sevmişimdir. Aslında hangi zaman dilimini kullanacağım konusunda bile kararsızım; sevmişimdir (sevdim mi bilmiyorum), sevdim (artık sevmiyorum), seviyorum (içimde hala bulunan közler var)... Ama şuna inanıyorum ki yaşımız kaç olursa olsun her birimiz birileri tarafından sevildik ve en çok da sevilmedik. Bu hikayede bir kıyıda kendini bulursan; kendinden izleri, hisleri, kelimeleri, bakışları veyahut her ne bulursan yoruma kendinden bir parçayı iliştir. Bulunduğumuz ortak hisler aynı yaralara dokunur belki; kah yaramıza tuz basarız, kah yaramızın üzerini büyülü bir örtü ile örteriz.Bazen hayal olarak yazdıklarımı öylesine çok içimde yaşıyorum ki sanki o yazdıklarım gerçekmiş gibi oluyor hayatımda ama bazen kurgularımın içinde bir çimdik gerçek hayattan alıntılarda olmuyor değil. Hepsi birbiri ile kenetli. Bu hikayenin gerçekliği hakkında ne kadar bilgi veririm bilmiyorum, içimden ne gelirse onu yazıyorum. Gerisi sizin hislerinize kalmış.
. . .
Günlerden klasik bir Pazartesi. Sendrom henüz kapı aralığından göz kırpmış değil. Ama telaşlı koşuşturmacalarım daha adımımı dışarıya ilk atışımda başlıyor. Neden böylesine telaş yaptığımı aslında ben de bilmiyorum ama sanki attığım adımlar arasında bir sır gibi hızla ilerliyor bu telaş. Saçlarım rüzgarda önüme gelince sinir olduğum için genelde şapka takıyorum kafama ve bu soğuk havalar için dudaklarıma olabildiğince nemlendirici ile koruyorum. Her zaman olduğu gibi otobüse ucu ucuna yetişiyorum ve bindikten sonra birkaç kere kontrol edip doğru olduğundan emin oluyorum. Aslında bu huyum öylesine sinir ediyor ki beni; mesela çantamda olduğunu bildiğim halde sürekli kitabımın yerinde olup olmadığına bakıyorum, cebimdeki öğrenci kartlarını montumun üstünden yokluyorum bazen, cüzdanımın içinde günün birinde kendime motive amaçlı yazmış olduğum notu kontrol ediyorum. Halbuki bunların hiçbirini defalarca yapmama gerek yok! Ayaklanıp da; "hadi ben kaçtım." diyecek halleri yok ya! Her defasında kendime şiddetle kızmama rağmen her defasında da ısrarla yapıyorum bunu. Ah bu ben! Hemen sırtımı yaslayabileceğim uygun bir yere geçip defalarca kontrol ettiğim kitabımı elime aldım. Yine dışarıya bakıp hangi sayfada kaldığımı tahmin etmeye başladım; 70? 72? O sayfalara göz gezdirip tanıdık kelimeler aradım okuduğuma dair. Aslında bir dünya kitap ayracım var; renk renk, manzaralı, demirden yapılma, mıknatıslı. Hepsi de birbirinden güzel benim için. Ama neden onları kullanmıyorum sorusunun cevabına gelecek olursam; yine günün birinde kitap ayracını elimde tutup kitabımı okuyorken eve geldiğimde kitap ayracımı ne kitabın arasında ne de çantamda bulabildim. Küçük bir problemdi ama ben çok üzülmüştüm. "Kızım bir ayraca sahip çıkamadın kendini de kaybedersin sen." diye kendime çok söylenmiştim. O zamandan beri yolculuk sıralarında ayraç koymamaya başladım. Her gün o sayfayı okudum, bu sayfayı okumadım, şu kelimede kaldım diye beyin fırtınası yapar oldum. Sonra "Taner'in içinin tamamen Esra ile dolduğundan beri hafiflediğini hissediyor." Cümlesi aklıma geldi ve hızlı hızlı gözlerimle o cümleyi arayıp buldum. Behçet Çelik'in Soluk Bir An kitabını okuyorum. Ve kesinlikle oradaki Taner karakterinin ben olduğumu düşünüyorum. "Umutsuz tutkun." Aslında hepimiz biraz umutsuz ve birilerine tutkunuz. Ve tutkunu olduğumuz kişilerin kurduğu cümlelerin tek bir harfinde bile yokuz. Mesela sen bin sıkıntı ile seni seviyorum dersin ya da sana tutuklu kaldım dersin ( ki ben sevmek ile sevdalanmayı hiçbir zaman aynı teraziye koymam) ama o Londra'nın ticaretinden, evlerinden ya da kültür farklılığından, havanın soğukluğu nedeni ile üşüdüğünü dile getirir. Sen yine de Londra'daki bir ev, bir ülkenin koskoca kültürü ve onu ısıtacak bir örtü olmak istersin.
Kendimi tamamen kitaba kaptırmış tek nefeste okuyorken bir el kitabıma uzandı elinde bir ayraç ile. Kafamı kaldırıp o uzanan elin sahibine baktım ve ağız dolusu bir gülüş yerleştirdim yüzüme. Şimdi düşününce keşke teşekkür edip onun elindeki kitap hakkında konuşsaydım diyorum ama o an bütün duyguları karışık bir baharat tarzında yaşıyordum; sevinç, heyecan, dileğin gerçekleşmesi, birinin aklını okumuş olma ihtimali, neden ayracı öylece kitabıma bırakması vs. kitabı okumayı bırakıp bunları düşünmeye başladım gözlerimi ayraçtan ayırmadan. Ama bu düşüncelerin fazlasıyla beynimi kemirmesine izin vermedim. Çünkü daha sabahın körüydü ve akşama kadar milyonlarca kemirgen düşünce kuyruk oluşturmuştu. Otobüsten inip meraklı gözlerle etrafıma bakındım; etraftaki harekete ayak uydurmaya çalışıp, insanların hangi yöne daha fazla koşuşturduğuna dikkat ettim. Fazla yoğun olan kısma karar verdikten sonra tam tersi yöne doğru adımlar atmaya başladım. Çünkü kalabalıktan nefret ederim, zorunda kalmadığım süre zarfında bulunmam da. Kalabalık demek; bir sürü kelime, nefes kıtlığı, fazla bakış, zorunlu muhabbet demek benim için. Cebimden telefonu çıkarttım kilidini açıp sonra yeniden kitleyip yerine koydum. Aslında amacım saate bakmaktı sonra yeniden bu eylemi tekrar ettim ve gitmem gereken yer için 1 saat kadar vaktim olduğunun farkına vardım. Gözlerimi telefondan ayırdığımın hemen ardında gözüme ilk takılan kafeye girip en uç köşeye oturdum. Göz ucu ile etrafa göz gezdireyim derken yıllardır adım gibi ezberlediğim bir çift kahverengi göze takıldım. Omuzları hala aynı genişlikte, yine üzerine oturan bir gömleği ve o sıcak ellerinin altında kitabı vardı. İçim titredi. Sanki o an Balkanlardan gelen soğuk hava benim kalbimi, nefesimi, ellerimi dondurdu ve tabi bakışlarımı da. Ve bakışlarımı hiç çekmedim üzerinden; gözleri, elleri, nefesini bile hissetmiştim sanki o an. Hiç değişmemiş ama farklı bakıyor gözleri. Sonra acele ile kendime oyalanacak bir şeyler buldum. Not defterimi çıkartıp titreyen ellerimle; "Yıllar sonra bugün, hiç görmem diyorken, görmesem de olur, nasıldı derken şimdi çaprazımda; bir ses uzağımda oturuyor." yazdım. Ve cümleye noktayı koyduğum gibi hayali ile yanıp tutuştuğum ellerini karşımdaki sandalyenin başında yan yana gördüm. "Sen" dedi. Etkileyici kalın sesi ile;"Bu bakışları biliyorum." Hemen içimdeki fırtınayı kocaman bir sessizliğe boğup; "Pardon, tanıyamadım, kimsiniz?" diye yanıtladım. Sandalyeyi geriye doğru çekip oturdu, rahatsız olmuş tavrımı yerleştirdim yüzüme. Kekeleyerek özür diledi benden, geçmişte beni elinin tersi ile itişlerinden, duygularımı hor görüşünden. Sevmediği için binlerce kez özür diledi benden. Nasıl olur da beni tanımadın diye sordu bana özürlerinin sonunda. İşte o zaman gözlerimi masadan ayırıp onun üzerine kondurup; "Sen bu sözü seni adım gibi ezberlediğimde; nefes alışına bile tutulduğumda, cümlelerini tahmin ettiğimde sen bana söylemiştin ve hep diretmiştin beni tanımıyorsun diye. Şimdi seni tanımamak senin üzerinde çok iyi duruyor." dedim. Farklı şehirde rastlaşmıştık, eskiden olsa tüm yollar ona çıkıyor diye sever bir kelebek misali o çiçekten bu çiçeğe konardım. Ama olmadı işte. İçim hep buruk kaldı. Duygu sadece bir kız ismi olarak kaldı bende. Ne sevda ne aşk ne üzüntü. Kırık bir cam parçası gibi, ayaklanıp o ortamdan çıktım. Galiba onu ne olursa olsun kaybetmeye dayanamamak, bazen kendimizi kaybetmek pahasına ona sahip olmayı isteyecek kadar onu değerli bulmak; karanlıklarımızı karıştıran aşkı, sevdiğimize duyduğumuz hayranlıkla, beğeniyle, kusursuzluğuyla onun biricikliğine olan inançla sarıp sarmalamak, sevdanın bazen sığlaşan tatlarını aşkın içinde her zaman bulunmayan duygularla zenginleştirmek bizi bir duygu yükü olarak tutan şeydi ve biz onu kaybetmiştik. Gözlerindeki pişmanlığı, sesindeki titrekliği, içinin ağlayışını öyle şiddetli hissettim ki ona sarılıp bir şelale olup taşmak isterken sadece sessizliğimi alıp, hareketlerimin rüzgarını yüzüne çarpıp oradan ayrıldım. Çünkü sarılsam hiçbir şey geçmeyecekti ve geri dönmem için çok geçti.
7 Ağustos 2015 Cuma
Öyle..
...
Sonra ellerimle uzandım elmacık kemiklerine.. Parmak uçlarımla dokundum tenine, sıcacıktı, kıyamadım, ellerim üşütürdü belki yüzünü. Sonra gülümsedin, ellerimin buzu çözülüverdi, parmak uçlarımdan kalbime ulaştı gülüşün. Büyük bir çarpıntıya sebep oldu ama tatlı bir çarpıntı bu, sanki yağan kar sonrası sessizlik gibi, sanki saatlerce ağladıktan sonra gelen o rahatlık gibi, sen gibi..
Sonra yüzün silikleşti önce ardından gülümsemen soğudu ellerimde. Ve bir daha da çarpmadı kalbim öyle..
Etiketler:
aşk,
bitmek,
çarpıntı,
dokunmak,
gitmek,
gülümsemek,
kalmak,
Kalp,
kısa,
öykü,
sevgi,
soğumak
13 Haziran 2015 Cumartesi
Parçalı Hüzün
Ben sana bölük pörçük hayatımı verdim. Saatlerimi, sözlerimi, hüzünlerimi, gözyaşlarımı, gülüşlerimi, yazılarımı ve sevinçlerimi verdim hayatına bir hayat daha kat diye. O hayat büyüsün bir olsun diye. Oluyordu da iyisiyle kötüsüyle. Hüzünler belki fazla bütün olup büyüyordu lâkin bir şekilde büyüyordu işte. Sonra o bütün olan hayat apayrı iki parçaya bölündü yeniden. Yine eski bölük pörçüklüğüne döndü. Ufaldı..ufaldı. Toz zerreciğine meydan okurcasına. Beni çok kırdı, çok üzdü, çok yordu, çok yıprattı dedin etrafa. Ama bir kez asıl doğru; beni çok sevdi lafı çıkmadı ağzından, çıkamadı . .
29 Mayıs 2015 Cuma
Alacaklı Sessizlik
Dünya üzerinde yaşayan sadece iki insan varmış. Biri ufuk gibi sonsuz olduğu için Asmin adını almış diğeri ise çok karamsar içine kapanık olduğundan Buhran adını. Bu iki kişi yan yana olmasına rağmen kalpleri kilometrelerce uzakmış birbirine. Çok zaman geçmiş mevsimler değişmiş, yağmurlar yağmış, fırtınalar kopmuş, çiçekler açıp kuşlar cıvıl cıvıl ötmüş. Bu kilometreler çok çetin bir yolmuş, çok zorlu. Çok zaman geçmiş kilometreler azalmaya başlamış. Azalmış.. Azalmış.. Hatta o kadar çok azalmış ki yaşamları tek bir kalpte atmaya başlamış. Henüz ikiside farkında değilmiş tek kalbe bağlı olduklarının. Buhran öylesine çok seviyormuş ki Asmin'i.. Asmin korkmuş sevgisinden. Çünkü daha önce böylesine bir sevgi görmemiş, hissetmemiş ne tepki vereceğini bile bilmiyormuş. Ve öylesine çok korkuyormuş ki Buhran'ı üzmekten. Çünkü Asmin'in berbat bir yaşamı berbat sözcükleri varmış onu da bu yaşama sürüklemek istemiyormuş. Bir gece çok düşünmüş, Buhran'ın canını yakmamak için iki kişilik dünyalarına üçüncü kişiyi yaratmış. Bu kişiye kalbi bir an bile yakın olmamış. Düşünememiş aslında böyle daha çok canını yakacağını. Bunları düşündüğü gece gelip yapışmış Asmin'in boğazına. Uzun zamanda bırakmamış. Asmin'in nefesi yetmiyormuş artık. Nefesi azaldıkça ölüme adım adım ilerliyormuş bir başına, Buhransız.. Sonra günün birinde Buhran gelmiş yanına. Gecenin ellerini çekmiş Asmin'in boğazından. Zamanla her şeyi geride bırakmışlar.Gecenin elleri yerine Buhran'ın elleri sarmış dört bir yanını. Asmin dünyadaki her su tanesi gibi hissediyormuş kendini, öylesine değerli. Ama çok susuyormuş çok sessizmiş. Her coğrafya ya Buhran'a olan sevgisini bırakmak isterken susmakla kalıyormuş sadece. Sevgisi gün geçtikçe her hecede her gecede ve her nefes alışında çoğalıyormuş. Sonsuzluğu avuçlarının içine almış Asmin. İlk defa sevmiş, ilk defa onunla gülmüş onunla huzuru bulup onun için ağlamış özleminden. İlk öpüşünü, ilk elini tutuşunu, ilk güzelim dediği zamanları birbir hem aklına hemde kalbine kazımış. Her gün öyle bir sarılıyormuş ki sanki son sarılması gibi. Asmin koskoca ömründe ilk kez mutluymuş. Yaşama hevesi, her gün onu görme isteği büyük mü büyük bir yer kaplamış. Buhran'ın içindeki Asmin öylesine çokmuş ki avuç içlerinden öpüyormuş. Çok belli edemiyormuş sevgisini. Gözlerinde ki ışıktan gülüşünden kokusundan yayılıyormuş sevgisi. İki kişilik dünyalarında her şeyi en dorukta yaşıyorlarmış. En yükseklerden, doruktan bakıyorlarmış aşağı coğrafyalara. Sevgi ikinci isimleri olmuşken Buhran bu doruktan aşağı itmiş Asmin'i. Asmin büyük bir şaşkınlık ve üzüntü içinde en tepeden ağır bir biçimde aşağı düşmeye başlamış. Düşerken aklına ve kalbine kazıdığı anlar kanamaya başlamış birbir, öyle şiddetliymiş ki hemen yere çakılsamda bu acı dinse diye çok dua etmiş. Ama düşüşü daha da yavaşlamış. Gökyüzünde belli belirsiz bir şey sigara tutuşturmuş Asmin'in eline, bari böyle dindireyim içimdeki acıyı demiş. İçmişte içmiş.. O sigara ne hikmetse hiç bitmemiş. Her içine çekmesinde çoğalıyor her dumanda biraz daha çökertiyormuş ciğerlerini. Halbuki içmesi çok sakıncalıymış ama o bu düşüşte bir bu sigarayı bulduğu için ona sarılmış dört elle. Her şey bir an önce bitsin istiyormuş. Ama hiçbir şey bitmiyormuş. Asmin düşerken kendini düştüğü tepenin kayalarına çarpıp bir an önce bitirmek istemiş hayatını ama sadece canının yandığıyla kalmış. Yaraları çoğalmış. Yorgunluktan tükenmiş. Aklını yitirir olmuş. Çok derin yaralar aldığı için gözünün önünde hep Buhran'ın hayalini görür olmuş. Onu gördükçe yaraları hunharca yeniden açılıyormuş. Sanki ilk kez yaralanıyormuş gibi acıtıyormuş bu yaralar canını. Acısından, çaresizliğinden sürekli ağlıyormuş Asmin. Ama ağladıkça düşüşü yavaşlıyormuş, karşısında Buhranı gördükçe olduğu yerde havada asılı kalıyormuş. Önce ağlamayı bırakmış sonrasında Buhranı düşünmeyi. Biraz daha hızlanmış düşmesi. Düşerken bir şey düşünemez olmaya başlamış. Onu ne çok sevdiğini, gözlerini, kokusunu, gülüşünü, sesini aklına getirmemeye çalışıyormuş. Avucumun içinden öptü nasıl unuturum, ölsem unutamam diyormuş. Bunları içinde bastırmak için büyük uğraşlar veriyormuş. Ama ne zaman gözlerini kapasa içinde bastırdığı tüm şeyler keskin bir bıçak gibi kalbine saplanıyormuş. Asmin gözlerini de kapatmıyormuş artık. Günler, aylar geçmiş hala sonu görünmüyormuş bu düşüşün. Hep seslenmiş, haykırmış ama nafile, duyulmayı bekleyen bir yankı olarak kalmış. Çok aramış Buhranı, kurtarsın beni bu düşüşten diye ama yokmuş.. Madem yok, o zaman çıksın aklımdan hemen yere çakılayım diye düşünüp dururken kafasına dank etmiş zaten amacının bu olduğunu. İçindeki her acı, her boşluk, her seviş ve her susuş bunu onayladıktan sonra Asmin kat ve kat hızla yere çakılmış. Yüzükoyun. Bu tüm acılardan da fazlaymış. Öyle çok canı yanmış ki sesini bile çıkaramamış. İki eli yanda açık, kafası sağ tarafa dönük bir şekilde kalmış. Kalbi durmuş, nefesi bitmiş ama gözleri açık kalmış. Her şeyi görüyormuş. Gökyüzünü, bulutları, sağa sola uçuşan kuşları, görüşünü bulanıklaştıran sisi. Ama ne kımıldayabiliyor ne de konuşabiliyormuş. Günler böyle geçmiş, sadece görerek. Hava kararmış, bulutlar yok olmuş, kuşlar yuvalarına gitmiş günler birbiri ardına tekrarlanmışta o sis hiç bir yere gitmemiş. Asmin aynı şeyleri görmekten, acılarından öyle çok yorulmuş ki kalan tek bir gücü varsa onu da tamamen gözlerini kapatmak için kullanacakken. Hiçbir yere kımıldamayan o sisin içinden Buhran çıkıp Asmin'in yanına gelmiş. Buhran öylesine yorgun görünüyormuş ki bu sis çok yormuş heralde onu,bir de doruklardan yanına gelmesi çok uzun sürmüş galiba. Hiçbir şeyi anlamlandıramamış Asmin. Sadece bakabiliyormuş çünkü. Buhran bir şeyler diyormuş ama anlayamıyormuş. Gözlerine baktığında gördüğü ışık sönmüş. Durduk yere Asmin'in yaraları büyük bir şiddetle yeniden kanamaya başlamış. Ama öylesine alışmış ki bu yaralara sesini çıkarmamış, tepki vermemiş. Buhran da orda öylece dikili kalmış. Oysa bir hışımla kucaklaması gerekiyormuş Asmini. Sadece durmuş. Asmin yine sesini çıkarmamış. Susmuş, anadili sessizlik olmuş.. Bu sessizlik ikisinide içine gömmüş..
9 Mayıs 2015 Cumartesi
Ayrılık Senfonisi
Her ayrılığın senfonisi başka çalar. Bizim senfonimiz sessizlikti.
Ey hiçbir şekilde hitap edemediğim. Viran şehirleri aşıp geldim bu noktaya. Viran kalbinden, viran sözlerinden geldim. Geçtiğim her lambası patlak sokakta bir yanımı bıraktım bu sayede epeyce eksildim. Bir yanımı ufukta bir yanımı toz dumanda bıraktımda ben sende hiç bırakmadım bir yanımı. Her zerremi dağıttım bir oraya bir buraya. Bakıyorum da ne çok sevmişim seni. Ne çok yıkık dökük duygu bırakmışım ardımda. Sevdikçe yorulmuş yoruldukça çökmüşüm. Eksile eksile kalmamışım kendimde hiç mi hiç.. Şimdi ben sade bir insan cüssesi bir hayli ağır. Eksik.. Kayıp..
Başka hiç..
25 Nisan 2015 Cumartesi
Veda'nın Yankı'sı
...
Habersiz, plansız bir kaç ufak eşya alıp kafalarının estikleri yere doğru arabayı sürmeye başladılar.
Veda arabanın sağ tarafına geçti. Pencerenin yarısı açık ayaklarını da arabanın içinde uzattı, rüzgarın pencereden saçlarına ulaşıpta sırma saçlarını uçuşturması en sevdiği şeydi çünkü. Yankı da arabayı sürerken etrafın keyfini çıkarmak için fazla süratli gitmiyordu. Fazlasıyla sessizlerdi. İçlerinde tuhaf bir mutluluk anlam veremedikleri bir sezgi vardı. Yankı biraz gerçekçi biriydi. Veda ise fazla hayalperest. İkisi de bu huylarından vazgeçmiyordu. Aslında bu yolculuk Veda'nın işine yaramıştı bir nebze. Yankı'ya kendi hayallerinden biraz aşılar diye düşünüyordu.
Gittikleri yer pek belirli değildi. Bir bakıma boşa sürüyorlardı. Yaklaşık 1 saat kadar boş yolda boşa ilerledikten sonra. Arabanın gürültülü sesi ikisini de rahatsız etti.
- Kafam şişti duralım artık dedi Veda.
Yankı başıyla onayladıktan sonra ayağını gaz pedalından çekip yavaş yavaş frene bastı. Sonunda durdular..
- Ne de çok ses çıkarıyor bu hurda yığını.
Arabadan ilk inen Veda oldu ardından da Yankı. Ellerini gözüne siper ederek uçsuz bucaksız buğday tarlasına baktılar. Güneş tam tepede, kavuruyordu ortalığı. Yaklaşık 2-3 dakika bu uçsuz bucaksızlığa, tozlu dağlara baktılar. Ufak bir çocuk gibi hafif sıçrayıp gülümsedi Veda, Yankıya yönelerek;
- Madem buraya geldik,bir şey bizi buraya getirdi ozaman bir şey deneyeceğiz..
- Saçmalama ! Issız bir yerdeyiz başımıza bir şey gelir bin arabaya geri döneceğiz.
- Yaa lütfen sadece 5 dakika..
Bileğinde sarılı olan fuları büyük bir sevinçle çözdü ve Yankı'nın gözlerine bağladı sıkıca.Yankı her şeyden bir haber sesini çıkarmadı. Sessiz durdular bir müddet. Çünkü Veda kafasında bir senaryo kurma çabasındaydı.
- Eee ne olacak şimdi? dedi Yankı.
- Şimdi az önce gördüğün tarlayı getir gözünün önüne ama bu koskoca tarlanın ortasında ufak derme çatma bir evi düşün etrafında da bir kaç büyük ağaç olsun gölgeleri olsun kocaman. Evin yolu da şuan bulunduğumuz yere kadar uzansın çakıllı bir yol olsun ama.. Evin içinde de bir karı koca ve biri kız diğeri erkek 5-6 yaşlarında çocuk olsun..
- Ya şimdi neden böyle bir şey düşüneyim ne saçma.
- Beni mi kırıcaksın Yankı hadi lütfen düşün dediklerimi.
- Tamam tamam. Devam et sonra?
- Sonrasını sen getireceksin işte anlat bakalım neler oluyor o evde.
- Ya böyle saçma şey mi olur nereden bileyim ben ne oluyor.
- Yankı sadece düşün ve aklına ne geliyorsa söyle işte çok basit.
- Bir deneyelim bakalım.
Evin içinde herkeste bir sessizlik var. Kadına yılların yorgunluğu çökmüş. Çocuklar desen garibim çocukluk nedir bilmiyorlar. Babaları fazla sert, vurdumduymaz, bir kendini düşünüyor sadece. Kadın çok yorulmuş bundan. Her ufak hatasında okkalı bir tokat yemekten takati kalmamış hiçbir şeye. Çok kez kaçıp kurtulmayı denemiş ama nereye kaçacak bu tarlada? Her seferinde kocası yakalamış saçından sürükleye sürükleye eve getirmiş. En çokta yavrucaklar üzülüyormuş bu duruma. Anneleri sonunda bir yol bulmuş. Her zamanki gibi kadın ev işleriyle uğraşırken adam da dışarıda kapının önündeki ağacın gölgesinde püfür püfür sigara içiyormuş art arda. Kadın da elinde yıkadığı çamaşırları doldurmuş bir leğene. Çamaşırların arasına da mutfaktan aldığı bıçağı saklamış. Gözü pek, korkusu yok kadının bıçaklayacak kocasını tam sırtından. Kurtulacak bu koskoca dertten. Kadın dışarı çıkıyor. Leğeni de yere bırakıyor ama bıçağı üstündeki çiçekli fistanın koluna yerleştiriyor. Başlıyor uygun anı beklemeye..Kocası ayağa kalktığında kadın hızla dönüp bıçağı tam saplayacakken adam o narin bileklerinden tutup; Ne yapıyorsun lan sen? deyip okkalı bir tokat geçiriyor kadına. Kadın bir kaç adım öteye savruluyor haliyle. Adam sinirden kıpkırmızı oluyor, küfürler etmeye sinirden ağzı köpürmeye başlıyor. Bunla mı kurtulacaksın benden deyip elindeki bıçağı gösteriyor yerde boylu boyunca yatıp ağlayan kadına. Kadın tek hamlede ayağa fırlayıp hafif tökezleyerek koşmaya başlıyor. Bizim bulunduğumuz yere doğru koşuyor diyor Yankı ve devam ediyor. Adam da arkasından koşuyor kadının küfürler edip bıçağı sallayarak. Kadın var gücüyle koşuyor, elbisesinin etekleri uçuşarak.. Adam iyice yaklaşıyor kadına, kadın ağlıyor. Ve Yankı'yı geçiyor kadın. Adam da tam o sırada kadının sırtına saplayıveriyor bıçağı. Kadın kaskatı kalıyor.
- Bitti işte bu kadar Veda. Gerisi yok kadın öldü hikaye bitti.
- Veda ! Sana diyorum çöz artık şu gözümdeki şeyi. Bitti anlatacağım şey.
- Vedaaa !
- ... .
Yankı oflayıp gözündeki bandı kendisi çözüyor.Gözlerini kısıyor güneş gözünün içine giriyor diye. Bu kısık gözlerle arkasını dönüp Veda ya bakıp kızacakken. Veda'nın gözleri fal taşı gibi açılmış kaskatı bir şekilde dururken görüyor. İki kişiyi de arabalarına binip hızla gaza basarken.. Sessizce bıçaklamıştı bu şerefsizler Veda'yı. Neler olduğunu anlayamıyorken Veda yere düşüyor. Yankı hızla Vedaya doğru koştuğunda sırtına saplanmış bıçağı görüyor. Gücünün yettiği kadar bağırıyor. Yardım istiyor. Ama kim duyacak onu bu ıssız yerde. Kim duyacak..
Keşke diyor keşke her şey hayal olsaydı. Gerçek olmasaydı.. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor, kafasını Veda 'nın sırma saçlarına gömüyor. Ağlıyor Yankı. Keşke bir kere de hayal olsaydı her şey diyor. Ama çok iyi biliyor her şeyin gerçek olduğunu. Ciğerleri yırtılacak gibi ''Veda'' diye bağırıyor. Ve bu tarlanın bu tozlu dağların her bir yerinde yankılanıyor bu ses. Sonrasında her şey acı bir sessizliğe bürünüyor. Sessiz.. Çok daha sessiz oluyor her yer..
Habersiz, plansız bir kaç ufak eşya alıp kafalarının estikleri yere doğru arabayı sürmeye başladılar.
Veda arabanın sağ tarafına geçti. Pencerenin yarısı açık ayaklarını da arabanın içinde uzattı, rüzgarın pencereden saçlarına ulaşıpta sırma saçlarını uçuşturması en sevdiği şeydi çünkü. Yankı da arabayı sürerken etrafın keyfini çıkarmak için fazla süratli gitmiyordu. Fazlasıyla sessizlerdi. İçlerinde tuhaf bir mutluluk anlam veremedikleri bir sezgi vardı. Yankı biraz gerçekçi biriydi. Veda ise fazla hayalperest. İkisi de bu huylarından vazgeçmiyordu. Aslında bu yolculuk Veda'nın işine yaramıştı bir nebze. Yankı'ya kendi hayallerinden biraz aşılar diye düşünüyordu.
Gittikleri yer pek belirli değildi. Bir bakıma boşa sürüyorlardı. Yaklaşık 1 saat kadar boş yolda boşa ilerledikten sonra. Arabanın gürültülü sesi ikisini de rahatsız etti.
- Kafam şişti duralım artık dedi Veda.
Yankı başıyla onayladıktan sonra ayağını gaz pedalından çekip yavaş yavaş frene bastı. Sonunda durdular..
- Ne de çok ses çıkarıyor bu hurda yığını.
Arabadan ilk inen Veda oldu ardından da Yankı. Ellerini gözüne siper ederek uçsuz bucaksız buğday tarlasına baktılar. Güneş tam tepede, kavuruyordu ortalığı. Yaklaşık 2-3 dakika bu uçsuz bucaksızlığa, tozlu dağlara baktılar. Ufak bir çocuk gibi hafif sıçrayıp gülümsedi Veda, Yankıya yönelerek;
- Madem buraya geldik,bir şey bizi buraya getirdi ozaman bir şey deneyeceğiz..
- Saçmalama ! Issız bir yerdeyiz başımıza bir şey gelir bin arabaya geri döneceğiz.
- Yaa lütfen sadece 5 dakika..
Bileğinde sarılı olan fuları büyük bir sevinçle çözdü ve Yankı'nın gözlerine bağladı sıkıca.Yankı her şeyden bir haber sesini çıkarmadı. Sessiz durdular bir müddet. Çünkü Veda kafasında bir senaryo kurma çabasındaydı.
- Eee ne olacak şimdi? dedi Yankı.
- Şimdi az önce gördüğün tarlayı getir gözünün önüne ama bu koskoca tarlanın ortasında ufak derme çatma bir evi düşün etrafında da bir kaç büyük ağaç olsun gölgeleri olsun kocaman. Evin yolu da şuan bulunduğumuz yere kadar uzansın çakıllı bir yol olsun ama.. Evin içinde de bir karı koca ve biri kız diğeri erkek 5-6 yaşlarında çocuk olsun..
- Ya şimdi neden böyle bir şey düşüneyim ne saçma.
- Beni mi kırıcaksın Yankı hadi lütfen düşün dediklerimi.
- Tamam tamam. Devam et sonra?
- Sonrasını sen getireceksin işte anlat bakalım neler oluyor o evde.
- Ya böyle saçma şey mi olur nereden bileyim ben ne oluyor.
- Yankı sadece düşün ve aklına ne geliyorsa söyle işte çok basit.
- Bir deneyelim bakalım.
Evin içinde herkeste bir sessizlik var. Kadına yılların yorgunluğu çökmüş. Çocuklar desen garibim çocukluk nedir bilmiyorlar. Babaları fazla sert, vurdumduymaz, bir kendini düşünüyor sadece. Kadın çok yorulmuş bundan. Her ufak hatasında okkalı bir tokat yemekten takati kalmamış hiçbir şeye. Çok kez kaçıp kurtulmayı denemiş ama nereye kaçacak bu tarlada? Her seferinde kocası yakalamış saçından sürükleye sürükleye eve getirmiş. En çokta yavrucaklar üzülüyormuş bu duruma. Anneleri sonunda bir yol bulmuş. Her zamanki gibi kadın ev işleriyle uğraşırken adam da dışarıda kapının önündeki ağacın gölgesinde püfür püfür sigara içiyormuş art arda. Kadın da elinde yıkadığı çamaşırları doldurmuş bir leğene. Çamaşırların arasına da mutfaktan aldığı bıçağı saklamış. Gözü pek, korkusu yok kadının bıçaklayacak kocasını tam sırtından. Kurtulacak bu koskoca dertten. Kadın dışarı çıkıyor. Leğeni de yere bırakıyor ama bıçağı üstündeki çiçekli fistanın koluna yerleştiriyor. Başlıyor uygun anı beklemeye..Kocası ayağa kalktığında kadın hızla dönüp bıçağı tam saplayacakken adam o narin bileklerinden tutup; Ne yapıyorsun lan sen? deyip okkalı bir tokat geçiriyor kadına. Kadın bir kaç adım öteye savruluyor haliyle. Adam sinirden kıpkırmızı oluyor, küfürler etmeye sinirden ağzı köpürmeye başlıyor. Bunla mı kurtulacaksın benden deyip elindeki bıçağı gösteriyor yerde boylu boyunca yatıp ağlayan kadına. Kadın tek hamlede ayağa fırlayıp hafif tökezleyerek koşmaya başlıyor. Bizim bulunduğumuz yere doğru koşuyor diyor Yankı ve devam ediyor. Adam da arkasından koşuyor kadının küfürler edip bıçağı sallayarak. Kadın var gücüyle koşuyor, elbisesinin etekleri uçuşarak.. Adam iyice yaklaşıyor kadına, kadın ağlıyor. Ve Yankı'yı geçiyor kadın. Adam da tam o sırada kadının sırtına saplayıveriyor bıçağı. Kadın kaskatı kalıyor.
- Bitti işte bu kadar Veda. Gerisi yok kadın öldü hikaye bitti.
- Veda ! Sana diyorum çöz artık şu gözümdeki şeyi. Bitti anlatacağım şey.
- Vedaaa !
- ... .
Yankı oflayıp gözündeki bandı kendisi çözüyor.Gözlerini kısıyor güneş gözünün içine giriyor diye. Bu kısık gözlerle arkasını dönüp Veda ya bakıp kızacakken. Veda'nın gözleri fal taşı gibi açılmış kaskatı bir şekilde dururken görüyor. İki kişiyi de arabalarına binip hızla gaza basarken.. Sessizce bıçaklamıştı bu şerefsizler Veda'yı. Neler olduğunu anlayamıyorken Veda yere düşüyor. Yankı hızla Vedaya doğru koştuğunda sırtına saplanmış bıçağı görüyor. Gücünün yettiği kadar bağırıyor. Yardım istiyor. Ama kim duyacak onu bu ıssız yerde. Kim duyacak..
Keşke diyor keşke her şey hayal olsaydı. Gerçek olmasaydı.. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor, kafasını Veda 'nın sırma saçlarına gömüyor. Ağlıyor Yankı. Keşke bir kere de hayal olsaydı her şey diyor. Ama çok iyi biliyor her şeyin gerçek olduğunu. Ciğerleri yırtılacak gibi ''Veda'' diye bağırıyor. Ve bu tarlanın bu tozlu dağların her bir yerinde yankılanıyor bu ses. Sonrasında her şey acı bir sessizliğe bürünüyor. Sessiz.. Çok daha sessiz oluyor her yer..
31 Mart 2015 Salı
Bir kaşık sevgi
Sevgi; aynı sapı uzun bir kaşıktan çorba içmeye benzer. Kaşığı çorbaya daldırırız burada bir sıkıntı yok lakin iş o kaşığı tabaktan kaldırıp ağzımıza götürmeye geldiği vakit çorba bir sağdan bir soldan dökülüverir. Sevgi parçalanır azalır. Bir toz zerreciği kadar çorba kalır o kaşıkta. Oysa elimizdeki bu uzun kaşıklarla karşımızdakini beslesek. O çorba hiç dökülmeyecek karşımızdaki de doyacak onun bize verdiği çorbayla da biz doyacağız. Sevgi karşılıklı olur, hep bana diyerek bencillik etmeye gelmez..
Etiketler:
Bir,
doyum,
kaşık,
sevgi,
tokgözlülük
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





