Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2018 Pazartesi

RÜYA HAFTASI - Carol Ann Duffy / Çeviri


Bu gece değil, rüyanın içindeyim
Bala bulanmış karanlığın kalbinde
Tavan arasında, kayığın içindeki bir yatakta.
Büyük yaşlı ağaçların ve rüzgârın olduğu
Parkın kenarındaki ev;
Gıcırdıyor Nuh’un gemisi gibi.

Yarın değil, düşlüyorum
Alacakaranlık şafağa dönene kadar,
En, anlamsız, mehtap, biçilmiş, bunalım
Okunmamış bir kitap açık ellerimde,
Asla uçamamış bir kuş misali… dalgın
Telefonda kuş cıvıltıları.

Ertesi akşam değil, rüyanın kalbindeyim
Ayın yakamozunda,
Yatağın bir sayfası uykunun ilk harfi
Loş bir oda, yağmur çatıda,
Hepsi sana kafiyeli
Bir şiirin ruhuna yazılmış kelimeler gibi.

Ondan sonraki gece de değil, rüyadayım
Yıldızlar yüzünde mavi olana dek
Yıllanmış ışıklarını yansıtıyor
Uzayın mürekkebi ile,
Avlular dolusu, siyah ipek gece
Uykulu yüzümü örtüyor.

Ertesi akşam da değil, rüyanın içindeyim
Sahtekar gece yarısının kolunda
Başka biri tarafından esir bir sevdalı
Felaketten yoksun, bir çocuk gibi
Annesi tarafından sakinleştirilmiş, nazik ve içten,
Bir efsundan on iki altın uzak.

O gece de değil, düşlüyorum
Kızgın kumlar iç çekiyor
Akıntılar gelip gidene dek.
Balinanın yalnız şarkısı
Dalgalara çentik atıyor
Islak geceler boyunca.

Son gece de değil, rüyanın kalbindeyim
Tekleyen saatin
Örtünün, kapalı gözlerin altında
Tüm renkler siyaha soluyor şimdi
Son gecenin gün ışığı aceleyle batıyor
Göz kamaştırıcı karanlıkla kavuşmak için.

Carol Ann Duffy
(Çeviren: Aleyna Özden)

5 Nisan 2016 Salı

Bilinmezliğin Mesafesi

Bilmiyorum... Bilemiyorum...
Yorgunum demek için bile o kadar çok yorgunum ki... Ben bile tahmin edemiyorum ne denli bıkıp usandığımı bir şeylerden. Ruhum da bilmiyor... Ruhumu siktir et en başta tek bir hücrem böyle bir derecelendirmeye dair tahmin bile üretemiyor. Her zaman dediğim: cümle mi desem yoksa kelime mi bilmiyorum ama; boşluktayım. Ana rahminden koparıldığım andan itibaren başladı bu boşlukta sallanma hissi. Üstelik sürekli sallanıyor olmak kadar mide bulandırıcı bir şey yok dünya üzerinde, belki var da henüz keşfetmemize izin verilmedi ya da keşfedecek kişi henüz doğmaya tenezzül etmedi... Bu yorgunluk rüyalarıma öylesine nüfuz ediyor ki; tüm kontrolü elimde olması için gecelerimi harcadığım, okunmadık kitap bırakmadığım zamanları elinin tersi ile kenara itip, yakama iki eli ile sarılıyor ve beni tahtımdan şiddetle yere fırlatıp yerine büyük bir zevkle kendisi geçiyor. Bedenimi ele geçirdiği yetmezmiş gibi... Ukalâ! Ben sanki o zaman sadece bulunduğumuz yerin zeminine şiddetle çarpmıyorum da yorgunluğun yakama bıraktığı tonlarca ağırlıkla beraber omuriliğim, kaburgalarım kırıla kırıla bir alt kata ve bir alt kata daha derken Dünya'nın çekirdeğine yaklaşıyorum. Çekirdeğin yaydığı ısıyla ne tacım kalıyor başımda ne de elimde destek aldığım asa... Meğerse rüyalarımın imparatoruyum diye övündüğüm şey bu taç ve asadan ibaretmiş. Peki ya şimdi kimdim ben? Kırılmamış kemiği kalmayan bir beden? Kendisi ile konuşan bir deli? Yakın olmayı istediği kişilerle rüyasında onlara veda etmek için buluşan bir kişi, yok yok bir şey...
    Rüyamda veda ederken; yorgunum biraz dinleneceğim diyorum sanki uzun vadeli bir yokluk gibi bir tavır takınıyorum bu cümleyi kurarken, öyle olmayacaksa bile büründüğüm durumdan dolayı olaylar uzun vadeli yokluğa, sonsuz bir yokluğa dönüşüyor. Bazen erkenden ölüyorum dilime gelenleri söyleyecek birini bulamadan bazen de konuşamıyor oluyorum, sadece; işaret parmağımı dudaklarımızın arasındaki mesafede ağır ağır gezdirdikten sonra son derin nefesimi vereceğime son derin gözyaşlarımı bırakıyorum vücudumdan. Üstelik bu rüyalardan sonra sabah uyandığımda gözlerim yeni ağlamışçasına nemli oluyor ve kaburgalarım inanılmaz bir ağrı içinde oluyor. Bilinmeyen yerlere seyahatler çekiyor içim; iki dudak arasında olan...

28 Şubat 2016 Pazar

Görünmez Toprak



    Bu sabah üzerimde; bir gezegen oluşmuş gibi bir ağırlık var. Yeni bir var oluş ya da yok oluş hissi titretiyor vücudumu. Olduğum yerin bir adım ötesinden zangır zangır bir tren geçiyormuş gibi titriyorum. Bir şeyden korktuğumdan mı yoksa ayazda kalıp da üşüdüğümden mi bilmiyorum. Bu titreyişi dışarıya fark ettirmemeye çalışmak için aşırı çaba harcıyorum. Sanki  kımıldamamın sonu ölüm ile tehdit edilmiş gibi aşırı bir korku sarıyor bedenimi bir an ve ben gözlerimi kırpmamak için beynimde uyarılan sinirlere feryat ile yalvarıyordum.
   Yüzyıllar boyunca uyanık kalmış, kilometrelerce koşmuş tarzı bir yorgunlukla çantamı sırtlanıp yürümeyi yeni öğrenmiş tonlarca ağırlıktaki her an yere yığılıp kalacak bir dev gibi adımlarımı atmaya başladım. Her ilerleyişimde adımlarım daha da ağırlaşıyor, sağ ayağım havadayken üç yüz, yere bastığımda iki yüz kilo oluyordu. Saatlerce etrafta artçı depremler yaratıyor, iskeleti dayanıksız binaların rutubetlenmiş betonlarını yerlere düşüre düşüre ilerledikten sonra kendimi ufkuna baktıkça uzayan bir mezarlıkta buldum. Hem sonuna ulaşma isteği ve merakıyla yanıyordum hem de ufkun sonundan korkan yavru bir ceylan ruhu dolaşıyordu etrafımda. Çelişkileri doğuran anaydım ben bugün ve içimde taşıdığım çocuklar ruhuma hükmedip; geceler boyu içinde kaybolup bir türlü çıkış yolunu bulamadığım, yorulunca da boş mezarlıklardan birinin içine kıvrıldığım bu yere sürüklemişlerdi beni.
   Oldum olası iki yolumdan biri 1.ada mezarlığına çıkmıştır zaten. Bize küçüklükten beri ailemiz onları kızdıracak bir şey yapmış seslerini takınarak; mezar taşlarındaki isimleri okuma sakın, unutkan olursun demediler mi? Hep okudum isimleri ama bak yattığın yeri unutmadım hala, üzerine kürek kürek toprak attıklarının üzerinden ağır ağır üç sene geçti. Ama gidişin bir türlü geçmedi, yüreğimde bıraktığın kıymık parçasını çıkartamadılar.
  Sol elimden güç alıp mezarının taşına oturdum. İsminin yazılı olduğu yer epeyce kirlenmişti; toz, çamur, etrafta uçan kuşların tüyleri... Uzun zamandır nasıl kimse uğramamış yanına, yalnız bırakmışlar seni. Ama oradaydım; en sevdiği mine çiçeğinin tohumlarını götürmüştüm ona. Vakti gelmişti mezarının üzerine serpmemin çünkü şimdi ekersem tahminen Mart sonu ya da Nisan başı minik minik çimlenecekti bu kapkara toprak. Önce çıplak elle adının üstündeki tozu toprağı savurdum sağa sola. Sonra sağ elimi adının üzerine koydum ve gözlerimi kapattım. Sanki gözlerimi kapattığımda onu görecekmişim gibi geldi ama olmadı, güzel günlerimizi görmek yerine arka arkaya feryat ettiğim, ağlamamaya çalıştığım, ayakta durmak için ağaçlara tutunup da avuç içlerimi çizdiğim vakitler canlandı. Kızıyorum ona, o kadar çok kızıyorum ki! Beni tek bıraktığı için, önüme çıkan şirin suratlı kedileri tek başıma sevmek zorunda olduğum için ve en çok da bağıra bağıra küfür edemediğimiz şeyleri sinirle kağıtlara yazıp tek başıma yanışını izleyip sonra telaşla söndürmek zorunda kaldığım için. Ama kızdığım kadar da özlüyorum.
   Önce mezarın üzerinde benden izinsiz yeşermiş otları parmaklarımla sımsıkı kavrayıp çektim. Öyle bir tuhaflık, bir vicdan azabı sardı ki bedenimi. Otları yolduktan sonra sanki onun bir parçasını yolmuşum gibi geldi, saçını çekmiş, canını acıtmışım gibi. Daha fazla tutamadım kendimi; ilk gün kaybetmişim gibi kesik kesik konuşarak ağlamaya başladım. Otları yavaş yavaş temizlemeye başladım; canını tekrar acıtmaktan korkuyordum çünkü. Ama ağlamam hiç bitmedi; içim dışıma çıkıp dışım içime geçene kadar ağladım. Sonra çantamdan çiçeğin tohumlarını avucuma döküp 1.80 boyundaki mezarın en uç noktalarına kadar serptim çünkü bu çiçeklerin ömrü bir gün olduğu ve her gün biri solup diğerinin hangi renk açacağına dair iddiaya girdiğimiz için seviyorduk. Serptiğim tohumların biraz toprağın altında kalması için elimi hafif nemli toprağın üzerinde gezdirdim. Mezarın ortalarına geldiğimde durdum, parmaklarımı biraz daha toprağın derinine doğru gömdüm. Sadece elimin tersini görebiliyordum. Sanki elimi göğsüne koymuşum gibiydi, nefes alan toprak mıydı yoksa ben onun göğsünün inip kalktığını mı hissediyordum? Biraz daha derine insem ellerimiz değecek, ağız dolusu küfürle; beni buradan çıkarmak için neden üç sene bekledin diyecekti. Demedi.                          Demeliydi!
   Elimi topraktan çıkardığımda tırnak diplerime kadar "ona" bulanmıştı; avuç içim, parmak boğumlarım... Ellerimi birbirine vurarak ikisine de bulaştırdım bu toprağı ama bu sefer ekip biçtiğimin mutluluğunu görmek için değilde uzun bir süre ondan parçayı yürüdüğüm yollardan geçirmek içindi. Getirdiğim sudan yeterli miktarda toprağın üzerine döküp tohumlara hayat suyunu verdim. Neden bu su ona değil de tohumlara hayat veriyorsa. Lanet olası tohumlar!
   Çok sevdiği şeyi tamamladıktan sonra ellerimi ters bir şekilde dizlerime koyup hayatımda bilmesi gerekenleri anlattım; hala İstanbul'u sevmediğimi, hala yazdığımı, sinirli ya da aşırı üzgün olduğumda deli gibi koştuğumu gülerek söyledim. Çünkü bunu ona söylediğimde; deli gibi koşan bir zırdelisin derdi bana ağız dolusu gülümseyerek. Ben de onun gülümsemesini taklit ettim hıçkıra hıçkıra ağlarken. Sonra gözyaşlarımı silmeden tekrar gelme sözünü verdikten sonra kendimi yine ruhumu yönetenlere bırakıp evin yolunu tuttum. Belki de o gün bunları birine anlatsam, yazsam ya da biri ellerimi tutup da bulaşmış çamuru yıkasa ben ellerimi hala çamurlu hissetmeyip sürekli bakmayacaktım. Belki ellerimi yıkaması gereken oydu ve ben bu yüzden bir ömür boyu ellerimdeki görünmez nemli toprağa bakacaktım...

3 Aralık 2015 Perşembe

RÜYAMSI

 

 Bazen uyurken gördüğümüz rüyalar bize çok gerçek gelir değil mi? Sabah gözlerimizi açtığımız saniyeden itibaren gerçekliğini ya da yapaylığını sorgular dururuz. Ya gerçek gibiydi ama... Sanki gerçekten oradaydım... Hava soğuktu, üşüdüm...
   Yarı uyuyor yarı etrafı gözlediğim zamanlarımdan birindeyim yine... Aslında yüzdelik bakacak olursak eğer; %70 uyuyorum diyebilirim. Rüyamda klasik günlerimden birindeyim. Rüyada iken uyanıp yataktan kalktığımı görüyorum... Evet evet tam olarak böyle. Rüyanın başrol oyuncusu benim buna ek olarak rüyayı izleyen bir numaralı hayranı da benim...
Yine alelacele eşyalarımı toparlayıp çıkıyorum. Günüm koşturmak ile geçiyor. Sonra kendimi birden kalabalık bir caddenin en ıssız köşesinde buluyorum. Boş gözlerle tüm insanları derinlerine kadar süzüyorum. Kim nereye koşuyor, hangi sıklıkla adımlarını atıyorlar, suratlarında hangi ifade var... Boş gözlerle bakarken bir üşüme geliyor, sanırım üzerimi falan açmış olmalıyım uyurken...
İnsanların seyrekleşmesini fırsat bilip uzun uzun adımlarla hiçbirine değmeden ve sanki gideceğim yeri biliyormuş gibi bir yöne doğru ilerliyorum... Yürürken başımı öne eğiyorum. Sanki dünyada bilinen ünlüler arasındaymışım da birine rast gelmemek için böyle yürüyormuşum gibi davranıyorum. Başımı öne eğdiğim zaman benim olmayan bir montun cebinde görüyorum ellerimi ve bu ayakkabılar, bu pantalonda bana ait değil. Ellerimi korka korka ve olanca ağırlıkla cebimden çıkarıyorum, soğuktan kıpkırmızı bir el. Hem ellerime bakıyor hem de yürüyorum sonra ellerimi (ki benim olduklarından emin bile değilim) tekrar cebime yerleştiriyorum. Hani her insanda aynı olan bir hareket vardır ya ; omuzları ve kaşları yukarı kaldırıp iç sesinle 'ne yapayım ya' hareketi. İşte öteki tarafta beni izleyen bana bu hareketi yapıyorum...
Adımlarımı öyle hızlandırıyorum ki birden gitmem gereken durağı gözümün önüne getirip tabana kuvvet bütün gücümü adımlarıma yüklüyorum. Ama çok yürümeme gerek kalmadan birden durakta volta atarken buluyorum kendimi. Rüya işte her zaman canavarlar, bizi korkutan şeytan ya da özlediğimiz kişiyi görecek değiliz ya. Sonra yıllarca koşmuş birinin yorgunluğu ile duraktaki demirden yapılma yerlere oturuyorum. Allahım ! Bu ne soğuk? Ha şimdi ısınır diye diye bir çok zamanın geçtiğini fark etmiyorum bile. Kulağımda bir müzik çalıyor ama ne olduğunu tam olarak kestiremiyorum. Önümden durmadan çeşit çeşit araba geçiyor. Kimi arabaların sürücüleriyle göz göze geliyoruz, normalde bunun saniyelik bir olay olması gerekirken bazı sürücülerin bakışları tam da baktığım yerde donup kalıyor. Sonra gözlerimi milim hareket ettirdiğim zaman o bakışlar hızla arabanın peşinden gidip sürücüdeki halini alıyor tekrardan.
Bir süre sonra binmem gereken otobüs gelince ayaklanıp sağ ayağımla biniyorum. (İyi ki yaşlı teyzeler gibi besmele çekip binmedim yoksa bu rüyayı en baştan itibaren sorgulamam gerekirdi)
Akbili iki parmağımla tutup fiyakalı bir şekilde okutuyorum ama bu fiyaka otobüs hareket edene kadar sürüyor. Hemen cam kenarına geçiyorum ve tabiki ayakta yalı kazığı gibi dikilmeyi seviyorum.  Otobüsün hızla ilerlemesinden dolayı etrafı fazla gözetlemeye fırsatım olmadığından sinirleniyorum başta sonra sırtımı dönüp içeridekilere bir göz gezdiriyorum. Ama gözüm sadece birinde uzun süre kalıyor, hem de çok uzun bir süre. Mavi gözlü bir kız. Sanırım 17-18 yaşlarında, onun da kulağında bir müzik çalıyor. Belki de birbirimizden bağımsız aynı müziği dinliyor olabilirdik. Kızın o gözlerle dışarıyı seyredişine öyle bir dalmışım ki rahatsız olduğunu hissedince hemen bakışlarımı baktığı yönün biraz daha ilerisine çevirip oraya baktım. Ama gözlerim laf dinlemeyip ısrarla bakmaya devam ediyor, sadece kızın bakışlarına odaklanıyordu. Elleriyle sıkı sıkıya bir kitap tuttuğunu gördüm ek olarak. Kitabı öyle sıkı kavrıyordu ki, açmaya korkuyordu. O kitap sıradan değildi onun için. Aslında sayfaları çevirmeye can atıyordu ama sıradan bir sözcüğün bile canını yakacağından korkuyordu. Bu yüzden yol boyunca dışarıyı seyretti. Aslında seyrettik, bakışlarımız bir oldu gibi geldi bana. Kızın içinde fırtınalar kopuyordu, içindeki rüzgarın esintisi benim de tenime dokunuyordu, hissediyordum. Ve sanırım o fırtına birazdan yağmur olup sağanak yağacaktı... Evet öyle oldu. Kızın gözlerine, o derin deniz kılıklı gözlerine, güneş geldi. O da bunu fırsat bilip serbest bıraktı gözyaşlarını, içinden de gözleri ona değen her insana bağıra bağıra; gözlerimin güneşe alerjisi var, ağlamıyorum ben iyiyim diyordu. Ama aslında hiç de iyi değildi o kız. Belki onu üzen biri olmuştu; sevdiği biri. Ya da birini delicesine özlemişti de bir anda o gözüne yansıyan güneş onu hatırlatmıştı. Ama her türlü o güneş bahane olmuştu. Sonra hızla gözyaşlarını sildi ve biz yine göz göze geldik bu sefer o da uzun uzun bana baktı. Omuzlarını, kaşlarını kaldırıp; ne yapayım? Dedi.
Sonra yine uzaklara gönderdi bakışlarını hemen ardından ben de...
Öyle uzun dalmışım ki uzaklara, omzumda bir el hissettim. Yavaş yavaş bakışlarımı önce omzumdaki ele sonra da o elin sahibine çevirince o kıza ait olduğunu gördüm. Adını bilmediğimden 'mavi gözlü kız' diyorum. Dudaklarını aralayıp bir şey mırıldandı, hızla kulağımdaki kulaklıkları çıkarıp onu duymak istedim. 'Son durağa geldik, inmiyor musun?' Dedi. Ve ben ona sadece gülümsedim. Sonra hemen arkasından indim. Rüyada sanıyordum kendimi. Meğersem her şey gerçekmiş. O omzumda olan el... Cebimden çıkardığım ellere benziyordu tıpkı. Ve hava soğuktu, üşüyordum...
Şimdi ben bu satırları yazarken o kızı düşünüyorum. Acaba adımlarını ne sıklıkla atıyordu, kollarını birleştirip mi yürüyordu sarılacak kimsesi olmadığından... Ve nereye yürüyordu bir başına...
Bir de şimdi rüyada mıyım yoksa gerçek mi diye düşünüyorum...